Translate

7 Nisan 2014 Pazartesi

Suudi Arabistan'da abayalı bir Türk kadın


Suudi Arabistan'a ikinci gidişimdi. Beş tam gün kaldım. Her zaman yaptığım şeyleri yaptım ama tabii Arabistan'da olunca fiziksel koşullardan dolayı farklılıklar oluyor. Aslında her yerin kendine özgü farkları var. Mesela Pakistan'da güvenlik açısından sıkıntı oluyor, o yüzden otelden çıkmakta dahi zorlanıyoruz. Güney Afrika'nın bazı yerlerinde de öyle. Suudi Arabistan'da güvenlik sıkıntısı yok ama bu sefer kadın olarak öyle her yere gidemiyorsun. Bir de zaten anladığım kadarıyla alış-veriş dışında öyle çok fazla yapılacak şey de yok gibi...

Her neyse, kaç-göçle büyümemiş, etrafında her zaman erkek ve kadının birlikte olduğu bir sosyal hayat görmüş biri olarak elbette Suudi Arabistan benim için enteresan bir deneyim. Bir kere bütün kadınlarda mecburi olduğu üzere ben de abaya giyip başımı, bir tel bile görünmeyecek şekilde kapatarak gezdim sokaklarda, arabada. Dini polisin girmediği iç ortamlarda ise isteyen başını açıyor. Abaya bir çeşit uzun, siyah, ince pardesü. Önü boyundan ayak uçlarına kadar kapalı. Dışarı çıkarken mutlaka bunu giyiyorsun. Rengi illa ki siyah, yazın 45 derecede bile. Erkekler ise beyaz, bej, gri, lacivert falan gibi renkler giyebiliyorlarmış. Suudi olmayan erkekler ise istedikleri gibi pantalon, gömlek giyebiliyorlar.

Kendimi aynada abayalı ve başörtülü görmek ise çok acaip bir duygu. Sanki karşımda başkası varmış gibi elini uzatıp "merhabe, ben Hande" diyesi geliyor insanın. Yerlere kadar inen siyah dökümlü abaya insanı daha ince ve uzun gösteriyor; bu iyi :) Ama başörtüsü (ve altındaki boynu da saran ve sentetik başörtüsünün kaymasını önleyen pamuklu başlık) insanın kimlik duygusunu fena halde etkiliyor. Çerçevesi değişen yüzüne yabancılaşıyorsun. Örtünün sağını solunu milim milim oynatarak en iyi göründüğün şekli bulmaya çalışıyorsun. Üstte ters V mi yapsam, sağdan sola mı sardırsam diye ayna karşısında vakit geçiriyorsun. 

Abayanın bir iyi tarafı da işe giderken "bugün ne giyeyim?" derdinin olmaması. İlkokula giderken giydiğimiz önlük gibi üstüne abayanı alıp çıkıyorsun. İçine ne giyersen giy... Tabii yine de usturuplu bir şey giymekte fayda var özellikle acemiler için. Çünkü o upuzun eteklere takılıp düşmek işten bile değil. Yani aman!..

Tam tekmil kıyafetli geçirdiğim ilk iş gününün sonunda kafamın tam tepesinde garip bir ağrı peydah oldu. Bir de tabii boynunu çok rahat döndüremiyorsun; boyun etrafında bir gerginlik... Ondan sonraki günlerde içerilerdeyken başımı açtım, iyi geldi.

Ancak insan her şeye alışıyor. (Tabii bir de geçici olduğunu bildiğin zaman daha kolay kabul edilebiliyor bazı şeyler.) Beşinci günün sonunda hava limanına giderken "yarın abaya giymeyeceğim!" diye düşündüğümü farkettim. Ve birden kendimi yarı çıplak gibi hissedeceğimi... (İnsanın alışma yeteneği korkutucu!) Fakat öyle bir şey olmadı tabii, hava limanında pasaporttan geçtikten hemen sonra ilk tuvalette kendime ait kıyafetlere bürünüp turkuaz, kırmızı laleli fularımı boynuma dolayınca birden kendimi rahatlamış, hafiflemiş hissettim. "Kimsenin ne giydiğime karışmadığı, her zaman siyah giymek zorunda olmadığım, araba kullanabildiğim, erkek kadın hep birlikte oturup istediğimde bir bira içebildiğim bir ülkede yaşadığım için ne kadar şanslıyım!" diye düşündüm.

Eve geldim, abayalarımı yıkayıp askıya astım. Onlar bana daha lazım olacak. Ayrıca çok da güzeller. Bütün iş onları giyme kararını benim verip vermememde...


2 yorum:

  1. İnsanın alışma yeteneği gerçekten korkutucu, size katılıyorum. Zaten o yüzden doğrular yanlış, yanlışlar doğru olarak kabul edilebiliyor toplumlarda.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ya da doğrularla yanlışlar içiçe geçip şekil değiştirebiliyor.
      Teşekkürler yorum için!

      Sil