Translate

17 Aralık 2013 Salı

Pakistan ve sakallı genç adamlar

Peki bu kıyafet hakkında ne düşündünüz? (Kaynak:  TIK)
Yirmili yaşların başında olmalıydı. Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencisiydi. Üstünde sütlü kahverengi kumaş bir pantalon, beyaz bir gömlek vardı. Benden 10 santim falan uzun olduğuna göre 1.75 boyunda olmalıydı. Siyah gür saçları ve insanın gözünü alamadığı simsiyah gür, düzgün taranmış, uzun, upuzun sakalları vardı. "İslam böyle bir din değil! Dünyaya yanlış tanıtıyorlar. İslam'da suçsuz insanların öldürülmesi günahtır." diyordu.

Karaçi'de kaldığım otelin önünde beni birkaç saatliğine şehre götürüp gezdirecek arabayı bekliyordum. Etrafta kalaşnikoflu güvenlik elemanları, otele giren her arabayı koklayan köpekler, yeni biten toplantıdan dağılan doktorlar... Hava latif, ılık, hafif küf kokulu...

"İslam bir barış dinidir." diye devam etti. "Neden bize karşı bu kadar önyargılılar? Mesela ben bunu (sakalını sıvazlayarak) peygambere olan saygımdan uzatıyorum. Kime ne benim sakalımdan! Niye her sakallıya terörist muamelesi yapıyorlar?" Gözümün içine bakmıyor konuşurken. Havaya, yere, ağaçlara bakıyor. Kendimi zor tutuyorum onun baktığı yerlere bakmamak için.

Çünkü insanlar gördükleri ve tanımadıkları her insan (ve hayvan, eşya, olay) karşısında ilk birkaç saniye içinde karar verirler, diyemiyorum. Çünkü bu evrimsel olarak edindiğimiz ve çoğu zaman da bizim hayatımızı koruyan bir beceri, diyemiyorum. Çünkü buna göre orada rahat rahat oturabilir miyiz, yoksa bir an önce kapalı bir yer mi bulmamız gerek diye karar verip harekete geçmemiz gerekebilir. Mesela bir ağaca mı çıkmalıyız yoksa yerde mi kalmalıyız arasındaki kararın birkaç saniyeden uzun sürmesi atalarımızdan kaçının hayatına mal olmuştur kim bilir, diyemiyorum. Yani ön yargıların gelişimsel biyolojik bir tarafı var mutlaka. Ama bunların sürmesi, nefret şeklinde geliştirilmesi gayet bilişsel! Sürdürülmemesi ve kontrol edilmesi de öyle.

Hepimiz yeni durumlarda daha önceki bilgi, deneyim ve yargılarımıza göre karar veriyoruz. Atasözü olarak hayatımıza girmiş klasik örnek, çorbadan ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi... 

Kolay bir konu değil. O konuşurken bir yandan "burası bu konuları konuşmak için ne kadar uygunsuz bir yer" diye düşünüyor, bir yandan da "şu sakalı olmasa ne temiz suratlı, yakışıklı bir çocuk olur" diye. Öte yandan da kendime kızıyorum "sana ne çocuğun sakalından!" diye.

Mesela toplantıda küçük grup tartışması yaparken not tutan bir doktor vardı. Pamuklu sütlü kahverengi kumaştan bir pantalon, üstüne dizlerinin altına kadar uzanan uzun kollu, aynı kumaştan bol bir gömlek, bunun üstünde kirli beyaz kolsuz bir yelek, kafada da Türkiye'de namaza takılan cinsten bir takke; kıyafeti buydu. Onun da uzun, simsiyah sakalları vardı. Toplantıda herkes herkese tanıştırılmadığı için bu genç adamın neci olduğunu anlayamadım. (Çoğu doktor batılı tipi takım elbise içindeydi.) Ben de oturumu yönettiğim için sorabildim kendisine kim olduğunu. Üniversitede gastroenterolojide uzmanlık eğitimi yapan bir doktormuş. Kılık kıyafeti Batı'da "terörist" olarak gösterilen adamlarla aynıydı. İçimde ister istemez oluşan "irkilme" duygusu, ancak onunla konuşurken pırıl pırıl parlayan gözlerine bakıp yumuşak sesini duyunca geçti.

Taksi geldi. Vedalaşırken "inşallah tekrar gelirsiniz Pakistan'a" dedi delikanlı. "İnşallah" dedim.




3 yorum:

  1. Sevgili Hande çok güzel belirtmişsin...
    ''Önyargılarımız görünmeyen duvarlarımız'' sözünü çok severim ben de...önyargıları yıkmak çok zor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her an tetikte olmak gerekiyor. Hiç ummadık yerlerden fırlayabiliyorlar.

      Sil
  2. Ah, bence ''iki ucu boklu değnek'' meselesi bu.
    Nerede özgü-rlük başlıyor, nerede bitiyor, toplum önyargıları filan...

    Eline sağlık
    Düşünceli anne

    YanıtlaSil