Translate

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yaşlı bir ruh: Porto

Porto evlerinin duvarlarını kaplayan fayanslardan örnek.
Hafta sonu bizim kadın grubuyla gittik Porto'ya. (Bu arada bir de isim taktık kendimize, bakalım yapışacak mı: Uçan Kazlar...) Çok güzel bir iki gündü yine. İlk gün yağmurluydu ama genellikle güneş başını çıkartarak bize hoş anlar yaşattı. 

Porto hakikaten ruhu olan bir kent. Ancak yaşlı, bakımsız, yoksul düşmüş bir aristokrat gibi... Eski şaşaalı günlerini tahmin edebiliyorsunuz. Mesela yeni dünyadan ganimetlerle dönen Portekiz kalyonlarının Atlantik Okyanusundan nehre girişini, malların kente yayılışını, Porto şaraplarının fıçılar içinde kentin daracık sokaklarında el değiştirmesini, aristokratların hizmetkarlar tarafından taşınan ipek kaplı kutular içinde geçişlerini... Sonra nehirde yük taşıyan küçük kürekli, yelkenli sandal irisi tekneleri... Esmer güzeli kadınların volanlı, fırfırlı kıyafetler içinde salınmalarını...

Şimdi ise her tarafından zanaat, tasarım taşıyor. Sokaklarında hummalı bir inşaat faaliyeti... İnsanlar gece geç saatlere kadar sokaklardalar. Bir güvenlik havası hakim gece bile... 

Eski kent çok yokuşlu. Tabana kuvvet yapanlar bir süre sonra yorulabilirler. Neyse ki taksiler ucuz, ama onları da bulmak her zaman kolay değil.

Biraz da yeme-içme anlatayım. İlk gece Vinhas d'Alho'da yedik. Burayı Trip Advisor'dan bulmuştuk, pek beğendik. Özellikle garson Pedro'yu hepimiz pek beğendik. Hem önerdiği yemekler, hem de bunlarla birlikte tavsiye ettiği içecekler çok lezzetliydi. Ben ahtapot yedim. Aşağıda bir çeşit kara lahana ve patates karışımı üzerinde ızgara ahtapot tabağımı görüyorsunuz. Soslar ahududu sosu ve zeytinyağı. Tek kelimeyle enfesti. Yanında da bir Late Bottled Vintage Ruby Porto. Ahtapotun biraz yağlı olan tadına mükemmel eşlik ediyordu.


Ahtapot ızgara, ahududu sosu ve yerel sebzelerle...
Ertesi gün öğlen, daha mütevazi bir lokantada, lezzeti hiç de aşağı kalmayan bir diğer ahtapot ızgara daha yedim. Neredeyse bir gün öncekinden de daha yumuşaktı bu da. Daha az soslu, daha çok ahtapot tadı alınabilen bir lezzetti. Olağanüstüydü. Yanında lahanalı bir garnitür, incecik soğan, biber dilimleri ve fırınlanmış küçük patatesler geldi. Yerken, "tam isabet" dedim kendi kendime...
İkinci gün öğlen yediğim ızgara ahtapot.
Yeme içmeye kısa bir ara verip gördüklerimi paylaşayım. İki günlük indi-bindi otobüs biletlerinden aldığımız için böyle bir şehir turu yaptık. Yalnız aklınızda olsun, bileti almadan önce otobüsün hangi sıklıkla duraklardan geçtiğini kontrol edin. Yoksa bir saat beklemek zorunda kalabilirsiniz. 

Porto kıyılarından Atlantik Okyanusu.

Atlantik Okyanusu ile nehrin birleştiği yer tam da mendireğin ucu.

Güney kıyısından kentin görünüşü. Sarı burunlu gondollar Porto şarabı taşıyor.
Ve tekrar yeme içme muhabbeti... Portekiz tatlı hamur işleri pek meşhurmuş. Arkadaşlardan birinin önerisiyle 1800'lerde açılmış olan Cafe Majestic'e tatlı yemeye gittik biz de...  Hakikaten etkileyici bir mekan. İnsanlar kapıda durup fotoğraf çekiyorlar. Biz içeri girip oturduk, bir de mekanın spesiyalitesi olan “Rabanadas  Majestic Style" ısmarladık. Ben yine öneri üzerine bunun yanında 10 yıllık Porto Majestic Tawny aldım. Gelen yumurtalı ekmek tatlısı diye kabaca tanımlanabilecek bir tabaktı. Ama buna böyle demek hakikaten haksızlık olur. Bir kere inanılmaz incelikte bir kabuğu vardı ve çıtır çıtırdı. Hiç yağ çekmemişti. Üzeri de limonlu bir sos ile kaplıydı. Zevkle yedik. 


Cafe Majestic.

Majestic usulü Rabanadas tatlısı.
İndi-bindi turun fiyatına dahil olan bir Porto şarabı imalathanesi gezme işini de yaptık elbette. Aşağıda Calem fabrikalarının içinde tawny porto şarap fıçılarının yanında rehber bize bilgi verirken. Bu arada Porto şarabının 1800'lerden beri özel üretim altında olan üzümlerden yapıldığını, ürünün iyi olmadığı yıllarda şarap yapılmadığını, her portonun birçok çeşit üzümün kupajı olduğunu, beyaz portoların suyla veya tonik ile karıştırılarak soğutulmuş ve aperitif olarak içildiğini öğrendik. Bir de iki çeşit porto olduğunu: tawny'ler ve ruby'ler. Bunlardan ilki küçük fıçılarda saklanıyor ve daha odunsu lezzetteler, ruby'ler ise büyük fıçılarda saklanıyor ve daha meyvemsiler. 

Calem fabrikasında.

Daha anlatacak çok şey var ama bu kadarı bile Porto'yu tavsiye etmeye yeter bence. Tarihi ve turistik yerlerini görmek için kendiniz tarama yaparsınız nasılsa. Ben tekrar giderim doğrusu. Bir kez de kocamla yürümek için o daracık yokuşlarda, nehir kenarında, okyanus kıyısında...

Kıyıdaki evlerden birkaçı.

Not: Geziye katılan bir başkasının gözünden Porto'yu okumak için şuraya TIK.


7 yorum:

  1. Fado eksik kalmış, olmaz ama, hadi devam.....

    YanıtlaSil
  2. gerçekten süpermiş, ayaklarınıza sağlık...

    YanıtlaSil
  3. Handrciğim ilk aşkı otomatiğe bağladım.Bütün yazıların anında geliyor.Hepinizi bol bol öptüm.Benim güzel kızım...Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Filiz teyzeciğim, hayranım sizin bilgisayar ve sanal alemle olan ilişkinize... Teşekkür ederim okuduğunuz için yazılarımı... Sevgiyle...

      Sil
  4. Harika bir anlatım
    gitmiş görmüş kadar oldum.

    YanıtlaSil
  5. Lizbon'a ne kadar da benziyor tamamen aynı tarz, zaten uzaklık olarak da yakınlar birbirlerine. Yokuslar, yoksulluk, camasırlar, pastalar, fayanslar, ahtapotlar. Kesinlikle kendine ait bir tarzı var, ruhu var. Köyleri filan iyice fakirmiş...Tüm ucan kazları opuyorum, sevgiler :)

    YanıtlaSil