Translate

4 Kasım 2012 Pazar

Kabarık siyah saçlı kadın

Kelepçe.
Kaynak: Wikimedia Commons
Brüksel'e gitmek için havaalanında bekliyor ve mutat olduğu üzere kare karalamacamı yapıyordum. Sol tarafımdan normalin üstünde bir tonda gelen konuşmalar, birazdan bağrışmalara dönüştü. Kafamı çevirdim ve pembe ceketli, kotlu, ten rengi botlu, uzun, kabarık siyah saçlı kadını gördüm. İncecik, ufak-tefekti. Bir sırt çantasının tek askısından o tutuyordu, diğerinden bir polis. 

İki polis vardı, biri erkek biri kadın. Uzun boylu, yapılıydılar. Yakışıklı ve güzeldiler. Çocukken, büyürken iyi protein almışlardı. Kabarık siyah saçlı ufak-tefek kadınsa daha çok benim ülkemin, çocukluklarında protein eksikliği yaşamış, güdük kalmış kuşağına benziyordu. Kadının yüzünü göremiyordum. Ama görseydim eğer kalın kara kaşlı, kara gözlü olurdu yüzü. Burnu önden ince, yandan hafif kemerli...

Polis alçak bir sesle kadını ikna etmeye çalışıyordu çantasını bırakması için. Kadınsa askıya yapışmış bırakmıyordu. Kadın polisin arkası bana dönüktü. Sarı atkuyruğunu, kemerindeki kelepçeyi, silahı görebiliyordum. En az 1.80'di boyu.

Giderek yükseldi sesler, kadın hırçınlaştı, sertçe çekti çantasını. Polis bırakmadı. Kadın polisin üstüne atıldı, tekmeler savurmaya başladı. Polisin beline bile gelmiyordu tekmeleri. Dengesini kaybetti, yere düştü. Erkek polis, hemen kadının yanına oturdu onu sabitlemek için. Omuzlarından yere doğru bastırdı bir eliyle, diğeriyle de kafasını tutuyordu arkadan, geriye doğru kafa atmasın diye. Sarışın polis ayaktaydı, eli beline gitti kelepçeyi almak için. Parmakları çok alışkın değildi, biraz aramaları gerekti. O esnada yerdeki kadın ağlamaya başlamıştı usul usul. O kadar yakın olmasam belki de duymazdım. Deminki öfkesi, belki birşeyler yapabilirim duygusu gitmiş, yerini derin bir pişmanlık almış, geleceğinin kaybettiği bölümüne ağlıyordu. Ancak çok yakınında olanların duyabileceği bir ağıt gibi ağlıyordu, konuşa konuşa, söylene söylene... 

İşte o zaman gördüm yerde onun yanında oturan polisin yavaş yavaş saçını okşadığını. Bir yandan okşuyor, bir yandan da ağlayan çocuğunu sakinleştirmeye çalışan bir baba gibi mırıl mırıl konuşuyordu kadınla. Aynı dilden mi konuşuyorlardı kimse duymadı ama ben gördüm, aynı dili konuşuyorlardı bu küçücük zaman parçasında.

Sonra destek geldi. Kelepçeler kemikli bileklere geçti. Çocukluklarında iyi beslenmiş bir ulusun polisleri, iki tarafından tutarak ayağa kaldırdılar kabarık siyah saçlı kadını, yükleri umduklarından hafif çıktığı için biraz hoplatarak istemeden... Hemen yere indirdiler dikkatle. 

Ben cam koridorlarda uçağa doğru yürürken dışarıdan bir polis arabasının sirenleri duyuluyordu. 

3 yorum:

  1. Demek ki kendiyle barışık, "insan"la uğraştığının bilincinde polisler de varmış dünyada... Yazık benim ülkeme ya! :(

    YanıtlaSil
  2. merhametin hangi bedenlerde yerleştiğini kim bilebilir...

    YanıtlaSil
  3. Vucutlar proteinli, kalpleri pamuktanmis....aynı bizdeki gibi yumuşatın coplar gibi :(

    YanıtlaSil