Translate

30 Kasım 2012 Cuma

Çık oradan

Kaynak için TIK 

- Yazma onunla ilgili, görmüyor musun istemiyor, okuyanlara bile küfrediyor "bana acımayın" diye.

- İyi de yazmaya devam ediyor işte. Hemen hemen her gün... Her gün yazıp "benimle ilgilenmeyin" diyor.


- Belki içindekileri atmak için öyle yapıyordur, sen neden üstüne alınıyorsun?

- Bilmem. Dokunuyor bana da ucu bir yerlerden demek ki... O her "intihar" dedikçe ben yanına gidip "yapma" demek istiyorum. Onu şöyle bir sarsmak istiyorum. Hem yardım istiyor yazmakla, hem de herkesi şiddetle dışarı itiyor. "Bu kadar önemseme kendini" demek istiyorum.

- Önemsemek mi? Adam ölmekten bahsediyor. Kendini sevmemekten... Kendini sevmeyen insan nasıl kendini önemser ki?

- İyi ya işte. Kendinden nefret etmek ne demek? Kendinle parçası olduğun diğerleri arasında bir boşluk, parçalanmışlık yaratmak; kendini ayırmak, ayrıştırmak ve herşeyin ortasına, merkezine kendini koymak demek değil mi? 

- Nasıl ya?

- Yani, kendini herşeyin bir parçası gibi gören biri, herşeyle bir olduğunu duyumsayan biri, hayata, denizde sırtüstü uzanıp yatar gibi uyumlanmış biri, ancak bir ağaçtan, böcekten, çağlayandan, buluttan, havadaki nemden, her mevsim dökülen sarı yapraktan nefret edebildiği kadar nefret edebilir kendisinden. Ama kendini bütün bunlardan ve tabii diğer insanlardan soyutlarsa, ayrıştırıp farklılaştırırsa bu mümkün elbette. 

- Yok yok, adamın canı fena halde sıkılmış arkada bıraktığı birşeylere. Kesin onlardan kaçıyor.

- Olabilir tabii... Ancak eminim o da biliyordur kendi düşüncesinden hızlı seyahat edemediğini. Havalanmak güzel, çerçeve değiştirmek, farklı insanların gözlerinden görmek çevreyi... Umarım ona iyi gelir. İyi gelir bazen.

- Sen böyle egzistansiyalizm krizlerinden birine girmişken Leyla sana birşey demişti. Anlatmıştın bir ara, neydi o?

- Evet, hüznün mor karanlık diplerindeydim o zamanlar... Biliyorsun kendine acımanın keyfi de başkadır. En acıklı şiirlerimi yazıyor, en arabesk aşklarımı yaşıyordum. 
         Bu gece
      atlayıp kara bir sandala
      ölmeye gidiyorum
      Ey mavi cinleri denizin
      uzun uzun tarayın saçlarımı
      kırık midyeler asın tellerinin ucuna...

falan gibi dizeler yazıyordum mesela. Benim kendime acımam öfke olarak değil, öz-yıkım arzusu şeklinde dışavuruyordu. Giderek küçüldüğümü, hiçleştiğimi hissediyordum. Leyla geldi sonra bir gün eve. Öyle birkaç saat geçirdik, yemek yedik, sohbet ettik falan. Sonra kız birden sinirlendi bana. Yanıma geldi, "napıyorsun sen!" dedi. Şaşırdım. "Bu ne bencillik" dedi, "sen tek misin bu hayatta? Biraz dışarı çık, çocukların gözlerine bak. Silkin biraz, yeter artık!" dedi.

- Eh çok da matah bir laf etmemiş.

-  Valla bana tokat gibi geldi. Ben hiçleştiğimi sanırken aslında kendimi dünyanın merkezine koyuyor, benliğimi şişirdikçe şişiriyor, kendi varlığımla doldurduğum boşluktan ötürü kendimden başka kimseyi görmüyormuşum meğerse. Leyla bana "çık biraz çocukların gözlerine bak" derken bunu çarpmıştı yüzüme.

- Ne yaptın peki? Çıktın mı bunalımdan?

- Valla inanmayacaksın ama çıktım. Hem de girdiğimden de hızla... Vakti gelmiş demek ki... Bir utandım bir utandım ki sonra... Derin bir nefes alıp kendime geldim.

- Eee, senin başına gelen deneyimden ders mi çıkarsın şimdi insanlar?

- Valla ne bileyim, kendileri bilir. Sonuçta herkes kendi hayat kontratını kendi yazıyor, imzayı da kendi çakıyor. Arada başına gelenleri de kendince yorumluyor. Bu benim yorumum. Birisine iyi gelirse ne ala...

- Peki okumaya devam edecek misin Bilinçli Çingene'yi?

- Çok öfkeli. Bilmiyorum. Her okuduğumda onun için dua ediyorum. Umarım işe yarar. Umarım yaptıkları da onun işine yarar. Biraz daha izlerim herhalde kendi iyiliğine doğru gidişini umarak. Olmazsa da iş röntgenciliğe dönüşmeden bırakırım.

- Eh iyi madem, hadi olaysızca dağılalım.

- Olur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder