Translate

10 Eylül 2012 Pazartesi

Yüreğim ağzımda Mont Blanc

Araya çok şey girdi, seyahatler, hastalıklar... Ama benim aklımda yine de unutulmaz Mont Blanc gezimizi anlatmak var epeydir. İşte buyrun. Öncelikle güzel fotoğraflar için Özlem'e çok teşekkürler. Özlem birlikte yaptığımız gezilerde muhteşem fotoğraflar çekmekle kalmıyor, bunları da hiç üşenmeden, unutmadan, hemen gezi sonrasında bizimle paylaşıyor. Takdir edersiniz ki herkeste bulunmayan bir özellik. Tekrar teşekkürler.

Sekiz yıldır Cenevre'de bulunmamıza rağmen hiç gitmemiştik. Tamam kendisi aslen Fransa'da (hatta ucu İtalya'da) ama bize arabayla sadece bir saat kadar uzakta bu Avrupa'nın en yüksek tepesi (4810 m). Adının anlamı da, tahmin edeceğiniz gibi Beyaz Dağ, yaz-kış karla kaplı olduğundan elbette.


Teleferik: Aiguille du Midi
Bir Cumartesi günü Özlemlerle anlaşarak yola çıktık. Bir gün önceden Chamonix day-pass (günlük bilet) almıştık. Onlar bizden erken çıktıkları için tren garına gidip bizim biletlerimizi de teslim aldılar. Eğer birden çok etkinlik yapmayı planlıyorsanız aynı gün içinde, günlük bilet daha ucuza geliyor. 

Arabayı Chamonix girişindeki park yerine bırakıp ücretsiz servislerle Mont Blanc'a çıkacağımız teleferik istasyonuna geldik. Bindiğimiz teleferiğin adı Aiguille du Midi. Bu teleferiğin kapasitesi 5 ton! İlk varış noktasında sizi 2300 metreye çıkartıyor. Oradan teleferik değiştirip bir noktadan sonra neredeyse dimdik bir kayaya paralel olarak 3800 metreye çıkıyorsunuz. Buradaki teraslarda güzel havada kilometrelerce öteyi görebiliyorsunuz. Buradan da yukarısı asansörle son bir 42 metre çıkış ile 3842 metreye ulaştırıyor sizi. İşte bu nokta, kazma-kürek tırmanma haricinde Mont Blanc'a ulaşabileceğiniz en yakın nokta.


Tepedeki tesislerin şeması.
İşte hepimizin baktığı tepe Mont Blanc.
Biz neredeyse iki saat kadar bir süreyi 3800 metredeki gözlem terasında geçirdik. Çok kalabalıktı gittiğimiz gün. Hem hafta sonu olduğu için, hem de muhtemelen o gün Cenevre'de sıcaklığın 36 derece olması beklendiği için insanlar yukarılara kaçmışlardı. Teleferik çıkışında elimize bir numara verildi ve dönüş teleferiğimizin 2 saat 15 dakika sonra olduğu söylendi. O zaman, "ne yapacağız Allahın dağının tepesinde bu kadar saat!" diye düşündüm elbette. Ama sonradan zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadık. Tabii görünürlüğün mükemmel olması zamanın hızla geçmesinde büyük etken oldu. Düşünüyorum da hiç birşey göremeseydik aynı tatta geçmezdi zaman.

Neler yaptık? 

  • Bütün terasları gezdik, dört taraftan etrafı kestik, bildiğimiz yerleri saptamaya çalıştık.
  • O yükseklikte yaşayan minik kara kuşlara boğaz vapurundaki martı muamelesi yaparak ekmek fırlattık. Havada kapıştıklarında da mutluluk çığlıkları attık.
  • Sürekli olarak "yüreğim ağzımda" duygusu yasadık. Beş adım merdiven çıkınca nefessiz kaldık. Ben gruba bunun nedenleri hakkında konferans çektim nefesim kesilerek.
  • Bazılarımızın midesi bulandı, deniz tutmasına benzer bulgular yaşadı.
  • Terasın her metrekaresinde fotoğraf çektirdik.
  • Kafeteryada sandviç yedik. (Çok pahalı, yanımızda getirmediğimize yandık.)
  • Üzerimizde kayak montlarımızla yüzümüzü güneşe verdik.
  • Teraslarda çok vakit geçirdiğimiz için son asansörle yukarı çıkıp inmemiz şimşek hızında oldu. Keşke daha önce çıksaymışız dedik.
  • Dönüş teleferiğimizi yakalamak için hediyelik eşya dükkanının içinden koşa koşa geçtik. Hiç birşeye bakamadık.
Büyük şans! Nasıl da mükemmel bir manzara... Pırıl pırıl bir gökyüzü.


Martı muamelesi yaptığımız kara kuşlar.

Koşa koşa aşağıya indik de ne mi oldu? Aynı gün içinde görmek istediğimiz Mer de Glace'a yani Buz Denizine gittik. Yani milyonlarca yıllık bir buzulun içine girdik! Detayları bir sonraki yazıda...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder