Translate

11 Mayıs 2012 Cuma

Sicilya: Castello di San Marco ve Siracusa

Öncelikle şu, uçak bileti-otel-kiralık araba üçlüsünün hepsini birden aynı anda ayarlayabilmenizi sağlayan internet sitelerine bir alkışla söze başlamak istiyorum. Bu kez Orbitz ile çalıştım ve hakikaten çok memnun kaldım. Daha önce e-bookers kullanmışlığım da olmuştu.

Şimdi gezimize otelimizle başlayalım... Adı San Marko şatosu anlamına gelen bu otel hakikaten rüya gibi bir yerdi. Kalabalıktan uzak, geniş bir ova üzerinde, Taormina'ya 8 km yakındaki Calatabiano köyünde, hemen deniz kenarında, kocaman bir bahçenin içinde kurulu bir yer. Sahibi halen şato gibi olan ana binanın üst katında yaşıyormuş. Personel son derece profesyonel. Havada sürekli bir portakal-limon çiçeği kokusu. Havuz masmavi, pırıl pırıl, akşamları sadece kuş sesleri. Gece, dozunda aydınlatılmış sokaklarda, uzaktan hafif hafif gelen bir caz müziği eşliğinde kocanızla sarmaş dolaş yürümek için ideal bir yer. Velhasıl çok memnun kaldık. Hem de paket içinde 4 gecelik fiyatının tamamı 255 Euroya geldi. Dahası, bizim rezervasyon yaptığımız standart oda yerine bizi "junior suite"te ağırladılar, ek bir para ödemeden. Unutmadan, ilk akşam otelin restoranında yedik ve hakikaten Sicilya'da yediğimiz yemeklerin en lezzetlilerindendi bu yemek.

Castello di San Marco otelinin resepsiyonu ve üst katta otel sahibinin evi.
 
Dört günlüğüne evimiz olan otel odası ve önündeki kayısı ağacı.

Otelin havuzu.
Şimdi üçüncü güne atlayıp günübirlik geziye gittiğimiz 100 km güneydeki Siracusa kentinde karşılaştığımız güzel sürprizler... Öncelikle kente girip arabayı parkettikten sonra, biraz da "burası da bu muymuş!" havasında sokaklara dalarken birdenbire kendimizi bir resmi geçidin içinde bulduk. Hala ne olduğunu anlamadığım bir kutlamada ortaçağ asillerinin, köylülerinin, balıkçılarının kıyafetlerini giymiş insanlar birbiri ardına yürüyor, okul çocuklarından oluşan bir bando, erişkinlerden oluşan bir orkestra da müzik yapıyordu. Bir hevesle onların peşine takılınca kendimizi kalabalığa kaptırdık ve bir süre sonra Katedral Meydanında durduk. Ortalık tam bir İtalyan filmi setiydi (zaten bu duyguya sık sık kapıldık bu gezi boyunca). Havada müzik, etrafta yüksek tonla, hızlı hızlı konuşulan İtalyanca, çevremizde heyecanlı, mutlu insanlar. Bir kadın çok dikkatimi çekti. Şapkasına bayıldım. İşte aşağıda.

Katedral meydanındaki İtalyan kadın. Kendisi hakikaten çok havalıydı.
Olayın heyecanı dindikten sonra karnımızın acıktığını farkettik. En yakındaki turizm bürosuna giderek İngilizce veya Fransızca bilmeyen görevliden beden dili yardımıyla kendisinin de sık sık gittiği bir lokanta tarifi alarak hızla oraya doğru yola koyulduk. Ne yazık ki oraya vardığımızda içeride bardakları silmekte olan bir kadın bütün masaların dolu olduğunu ve bizi alamayacaklarını söyledi. Biz de açlıktan, sıcaktan ve hayal kırıklığından kendimizi daracık sokaklara vurup yeniden kentin merkezine doğru yönelmiştik ki bir sokak ötede güzel bir görüntü bizi durdurdu. Hemen önündeki sokakta beyaz gömlekli, beyaz sakallı, siyah pantolon ve siyah fötr şapkalı bir adamın durduğu bir lokantanın penceresinden dışarı doğru sallanan ekru dantel perde ve çiçeklerdi durmamızını nedeni. Bir de dışarı yayılan güzel yemek kokuları... Elbette hemen içeri girdik, kimse yoktu. (Burada Pazar öğle yemekleri saat iki civarında yenirmiş.) İstediğiniz yere oturun dedi beyaz sakallı garson. İkiletmedik... Ama bir süre oturduğumuz yerde duramadık. Kocam bir taraftan ben bir taraftan sağımızdaki solumuzdaki şeylerin fotoğraflarını çektik durmadan. İşte Yaprak Lokantasından görüntüler:




İngilizce gelen mönü kartları güzel bir el yazısıyla yazılmış ve elde yapılan kağıt üzerine hazırlanmıştı. Kapağında süs olarak kuru yapraklar yapıştırılmış, arasında ayraç olarak mor bir kurdele vardı. Bu güzel mönüden ortaya bir salata istedik. İçecek olarak lokantadaki açık şaraptan... Ben beyaz istedim, kocam kırmızı. Ben karışık deniz ürünleri tabağı aldım, kocam deniz ürünlü ev yapımı spagetti.


Lokantanın açık şarabı. Bir kadeh istedik bunlar geldi! Tam sofralık, hafif, yazlık şaraplardı.

Ekmekle birlikte servis edilen tuz, karabiber, pul biber ve kekik. Elbette yanında sızma zeytinyağı.

İşte muhteşem salata! Çeşit çeşit yeşillikler, mis kokulu domatesler, bahçeden portakal ve çilek, elbette taze mozzarella, balzamik sirke ve sızma zeytinyağı. Sanırım üç dakika sürmedi bitirmemiz. Sonra dibini sıyırmaca elbette...

Benim deniz ürünleri tabağım. Saat 12'den saat yönünde: limon kabuğuna sarılarak buharlanmış midye, domates soslu deniz ürünleri köftesi, kılıç balığı yahni, bir çeşit zeytinyağlı patlıcan, sardalya kuşu. Ortada ise mürekkep balığı yahnisi (rengine aldanmayın, bu da tabağı sıyırarak yediklerimizden oldu.)

Ah! Elbette rikotta peynirli içi ile Sicilya'ya özgü bir tatlı: cassata ve yanında ev yapımı kremalı limon likörü.

Bütün bunların üstüne bir espresso ve bir kahve.
Ve de İtalyan usulü vedalaşma...
Bundan sonraki ilk yazı 3000 metre yükseklikteki Etna yanardağı ziyaretimize ilişkin olacak. Siz hiç avuçlarınızdan kum gibi lav taşı akıttınız mı?

3 yorum:

  1. Ne kadar keyifli. Çok özendim gerçekten. Bir de öyle bir anlatmışsın ki gitmişim gibi içim neşe doldu. Galiba bir de karnım acıktı :D

    YanıtlaSil
  2. Cok tesekkurler! "Icim nese doldu" ne guzel bir laf. Buna katkim olduysa ne guzel!

    YanıtlaSil