27 Şubat 2012 Pazartesi

Misafir yazar: Pınar Kaftancıoğlu


İpek Hanım Çiftliğinde açık havada kurumakta olan bamyalar.
(Kaynak: www.ipekhanım.com)
Bu hafta Pınar Kaftancıoğlu'ndan alışveriş listesiyle birlikte gelen mesajı o kadar beğendim ki sizinle de paylaşmak istedim. Kendisi bunu müşterisi olan herkese dağıttığına göre benim de bir kısmını kendi okurlarımla paylaşmamda bir sakınca görmeyeceğini düşündüm. Umarım doğru düşünmüşümdür. 

Benim daha önceki İpek Hanım Çiftliği üzerine yazılarım için buraya ve şuraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca Pınar Hanımın yazılarını düzenli olarak yayınlayan güzel bir blog daha var: "Doğal Anneyim." Beslenme sizin için önemliyse bu blogu da ziyaret edebilirsiniz. İşte buraya tıklayarak.


(Not: bir de İpekhanım Çiftliğinden gelenlerin çok güzel bir şekilde sergilendiği "Oğlak Kızları" blogu için şuraya tıklayınız.)

Buyrun size Pınar Kaftancıoğlu'ndan yediklerimize dikkat etmemizin önemi üzerine bir yazı. İyi okumalar...

Gıda endüstrisi öncelikle çocukların aklını çelmeye çalışır. Cicili bicili ambalajlar, revaçta olan çizgi film kahramanlarının rol aldığı reklamlar, çocuk menüleri, içinden hediye çıkan cipsler, üzerine oyuncak yapıştırılmış boyalı yoğurtlar... 

Bir gün ... çizgi film kanalları arasında şöyle bir dolanıp aralarda çıkan reklamlara bakın. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hatta akşam saatlerinde tüm kanalların reklam kuşakları bunlarla doluyor neredeyse. Çocukların o reklamları görmesi ile anne ve babasına  hiçbir faydası olmayan  o ürünleri aldırmak için baskı yapması arasında birkaç dakika geçiyor sadece. Bunu o an yapmasa bile bir AVM'de sizinle gezerken ya da süpermarketteki alış-veriş arabasının arkasına oturmuş reyonlara bakarken mutlaka istiyor. 

Endüstri; anne ve babaları da ikna etme peşine düşüyor elbette. Reklamlarda güven duyulan yüzler oynatılıyor. Öyle bir de mesaj veriliyor ki; hani sanki o boyalı yoğurtları almazsanız çocuklarınızın boyu uzamayacak ya da gerizekalı olacaklar zannediyorsunuz. Bu mesaj sürekli ve sürekli pompalanıyor. Sonra adeta bir sosyal baskı oluşturuluyor bilinçsiz annelerin de etkisi ile... Siz kendinizi suçlu hissetmeye başlıyorsunuz boyalı yoğurt almadığınız için. 

Çocuklar tarımdan, hayvancılıktan, doğal döngülerden, gıda hakkındaki gerçeklerden habersiz büyüdükçe aldatılmaları çok daha kolay oluyor. Size komik gelebilir belki ama şu anda pek çok çocuk mor renkli ineklerin var olduğunu sanıyor mesela. 

...

Gıda, hayatta en çok bilgi sahibi olmanız gereken konu belki de... Çocuklarınıza doğruyu öğretebilmek , doğruyu gösterebilmek için önce kendiniz derin bilgilere sahip olmalısınız. İnternet, bu iş için en zengin ve ulaşılması en kolay kaynak... Zamanı Facebook'ta öldürmek yerine o gün yemekte yediğiniz sebze hakkında çeşitli kaynaklardan araştırma yapmanız ailenizdeki herkes için iyi olacaktır. Gıda hakkında kitaplar okuyun. Ailenizle çıktığınız gezilerde yöresel yemeklere, tariflere, o bölgede tarımı yapılan ürünlere ulaşmaya çalışın. Üç aylık yaz tatilinin sadece iki gününü deniz kenarı yerine tarımın yapıldığı iç bölgelerde geçirmeniz bile ufkunuzu açar. 

Gıdayı hafife almayın. Vücudunuza gireni hafife alır, ''o da aynı bu da aynı'' gibi vurdumduymaz bir tavır içinde olursanız bunun faturasını öyle ya da böyle ödersiniz. 

Ortalık ayağa kalktı son dönemlerde. Genetiği değiştirilmiş organizmalar var, tohumlar var... Gıda sisteminde bir yanlışlık var yani. Bir tohumun genetiğini değiştirmek, doğasında olmayan bir şeyi yapması için laboratuarda onun üzerinde oynamak demek. Balığın genetik kodlarının domatese, akrebin genetik kodlarının mısıra aşılanması demek... 

Bu tohumlar, bu ürünler size uzak değiller. Bir komplo teorisi, ya da hiç gelmeyecek bir kıyamet senaryosu falan değil olanlar. Bu domates hemen sokağınızın başındaki manavda var. Her gün önünden geçtiğiniz süpermarketin reyonları bu ürünlerle ve bu ürünlerin kullanıldığı mamüllerle dolup taşıyor. 

... [Bu gidaların] henüz anlaşılamayan pek çok zarar verdikleri ... kesin. Çoğu insan bu durumdan habersiz elbette. Pek çok insanın da bir kulağından girip ötekinden çıkıyor. En ciddi tehlike mısır olabilir. Türkiye'deki mısır tohumlarının çok büyük bir yüzdesi yurtdışından geliyor. GDO'lu oldukları henüz açık açık telaffuz edilmese de gıda işi ile ilgisi olan herkes öyle olduğunu gayet iyi biliyor. Tehlike yazın Bodrum sahilinde almaktan sakınacağınız haşlanmış mısırda falan değil sadece; mısır her yerde..! Süpermarketten alacağınız hemen her şeyin içinde mısır bir şekilde yer alıyor. Çok dikkat edin buna. 

Geleneksel çiftçilik neredeyse tamamen terk edildi artık. Tarım, büyük alanlara kaydı. Kartellerin, büyük firmaların eline geçti. Kar - zarar hesapları, verim, rekolte kavramları işin odak noktası oluverdi. Şu orta okulda öğrendiğiniz tarlayı nadasa bırakma işi var ya... Onu bölgede yapan bir ben kaldım herhalde. Keriz gözüyle bakıyor tüm çiftçiler bana. Artık hiçbir toprak parçası nadasa bırakılmıyor çünkü. Her şey içi gübre var. Tarlalarda mineral diye bir şey kalmadı. Toprak bitti aynı tarlaya defalarca aynı ürün dikildiği için. Çiftçiler isteseler de istemeseler de her seferinde kimyasal gübre kullanmak zorundalar artık. 

Zararlı ot çapalatmak en büyük masraf kalemlerinden biridir tarımda. Oysa birkaç ilaçla bu kalem tamamen silinebilir.  Hem de öyle bir silinir ki tarlaya dökülen o ilaçtan sonra bir tek zararlı ot bile çıkmaz toprağın üzerine. Hatta bırakın zararlıyı falan, tek bir normal ot bile çıkmaz. O ilaç ile uyumlu özel bir ithal tohum alırsınız, o sebzeyi dikebilirsiniz sadece. İçine aşılanan genler ile o zehre dayanıklı hale getirilmiştir tohumlar...

Bu tohumlar A ülkesinden giriyor diye kıyamet koparmanız hiçbir işe yaramaz. B ülkesine bir şirket kurulur; A ülkesinden B ülkesine gider tohumlar, oradan yine sofranıza ulaşır. Anadolu'nun eski ve gerçek tohumlarına sahip çıkmanız bu korkunç düzenden kurtulmanızın tek yolu. Geleneksel tarım ancak ve ancak büyük şehirlerin hassasiyeti ile kurtulabilir. ''Gerçek'' tarım yapanları bulmalı ve desteklemelisiniz. Ancak her şeyden önce, emin olmalısınız. Yıllardır aynı insandan, aynı manavdan, aynı tezgahtan alış - veriş yapıyor olabilirsiniz. Yazlık sitenizin ara yollarında traktörü ile dolaşan amcaya karşı bir sıcaklık hissediyor olabilirsiniz. Her ne olursa olsun; emin olmalısınız. Bir üreticinin kendi yaptırdığı testin sonucunu size göstermesi en ufak bir anlam ifade etmez. Türkiye'de bu işler danışıklı dövüş gibidir. Sahip olduğu sertifikalar da size gelen ürün konusunda bir garanti vermez. Arazilere bile bakılmadan, mektup ile sertifika alınabilen bir dönemdeyiz artık.

Kendi sonuçlarınızı kendiniz alın. [XYZ] gibi pek çok bağımsız laboratuar var. Bunlardan faydalanın. Oturduğunuz sitede birkaç anne bir araya gelin, ya da kreşteki anneler ile aranızda para toplayıp alış - veriş ettiğiniz tezgahlardan, manavlardan, internet sitelerinden birkaç ürünü analiz ettirin. Yaz tatillerinde yolunuzu ''güvenle besleniyorum'' dediğiniz çiftçilere doğru çevirin. Çocuklarınızı süpermarketlere götürmeyin. AVM'lerde saatler boyu havalandırmalardan bakteri almaktansa temiz havada, bir parkta oynasınlar. Hem güneş alsın, hem temiz hava alsın, hem makinelere jeton atıp saçma sapan oyunlar oynayacağına akranları ile gerçek oyunlar oynasın hem de paranızı saçmamış olun. 

Paketlenmiş her türlü ürünü çok dikkatli araştırarak tüketin. ''Isıl işlem'' diye bir şey çıktı gıda endüstrisinde son dönemlerde. Bunu iyice araştırın, ne kadar açık bir kavram olduğunu öğrenip şaşırın. 

...

Bir de ara sıra hatırlatacağım bunu. Geçen haftalarda yazdığım çakma çiftliklere karşı uyanık olun. :) Şurada detayı var: http://dogalanneyim.blogspot.com/2012/02/cakma-ciftlikler-06-subat-2012-ipek.html

0 yorum:

Yorum Gönder