Translate

8 Aralık 2011 Perşembe

Raff, Prokofiev, Çaykovski ve Fenerbahçe

Konser programı ve biletlerimiz.
Dün akşam Muhteşem Yüzyıl'a, Şampiyonlar Ligi'ne ve en önemlisi de Fenerbahçe-Galatasaray derbisine rağmen Swiss Romande Orkestrasının Neeme Jarvi yönetiminde verdiği bir konsere gittik. Solist Sibirya doğumlu, Tatar suratlı Vadim Repin idi. Programda da Raff, Prokofiev ve Çaykovski'nin eserleri vardı. 


Victoria Hall Çarşamba gününe rağmen tıklım tıklım doluydu. Öyle ki orkestranın en arkasında, tüm çalanların enselerini 180 derece bir açıyla gören, oturunca dizlerin balkon demirlerine değdiği tek sıra koltuklar bile doluydu. Ve fakat bütün çabalarımıza ve gençliğimize rağmen (!) yaş ortalamasını 69'dan 68'e indirmeye muvaffak olamadık. 


Biletleri internetten aldığım ve bir türlü gidip kendilerini elimize alamadığımız için konserden bir saat önce gişeye varmak zorundaydık. Hiç bir aksilik olmadan adımızı söyler söylemez verdiler biletlerimizi. Sonra konser saatini beklemek üzere kafeye yöneldik. Kocam kahvesini yudumlarken ben beyaz şarabımın serinliği eşliğinde konser program kitapçığından Fransızca çözümleme, anlamaya çalışma, anlayamadığım yerleri yumurtlama, yer yer çaresizlik içinde kıvranma gibi hareketler içindeydim. Mesela Çaykovski'den bahsedilen bir yerde aynı cümle içinde homoseksüel kelimesi de geçiyor, ancak hemen yanındaki sayfada Çaykovski ve güzel karısının bir fotoğrafı yer alıyordu. Elbette homoseksüel olmak (hele ki o yıllarda) evli olmamak anlamına gelmiyordu ancak bu yarım-bilgi beni rahatsız etmeye başlamıştı. (Sonradan bildiğim dillerden okuduğuma göre Çaykovski gerçekten de homoseksüelmiş ve çok kısa süren evliliğinden bir süre sonra yazdığı bir mektupta geçen bu cümle artık kendi cinselliğiyle barıştığı şeklinde yorumlanmış daha sonraları: "Artık şimdi, özellikle de bu evlilik hikayesinden sonra anlamaya başladım ki, kendi tabiatımın dışında birşey olmayı istemek kadar nafile bir çaba yokmuş.") Yine de kırık Fransızcam ile bu yazarların doğdukları yerleri, yaşadıkları yıllardaki genel havayı, dinleyeceğimiz eserleriyle ilgili kabaca bilgileri edinebildim. Hayır, gitmeden önce yapsana şunu! Vakit bulamadım, diğer öncelikler öne geçti, elektrikler kesildi, sular akmadı, malum hikaye...


Sonunda vakit doldu da biz de dünyanın parasını verdiğimiz biletler elimizde, salonun en şahane koltuklarına oturmayı umarak merdivenlere yöneldik. Çıka çıka biletlerimiz yine orkestranın bir kısmını göremediğimiz bir yerden çıkmasın mı! Bu hayal kırıklığının üstüne bir de ilk eser Fa majör çıkmasın mı! Şimdi ne alaka demeyin. Bu konuyu pek anlamamama rağmen belli ses dizilerinin insanın içindeki belli düğmelere bastığını biliyorum. Anlaşılan Fa majör ses dizisi benim içimdeki hoşlanmadığım düğmeleri harekete geçiriyormuş. Raff'ın Fa majör konçertosunun açılış parçası bana öyle katı, sert, mekanik, kaba matematik geldi ki anlatamam... Ben şöyle bir uzayayım, bitince gelirim demek geldi içimden ama nerede! 


Allahtan arkasından Prokofiev geldi 2 No'lu Sol minör konçertosuyla. Ve ben o zaman daha iyi anladım ses dizilerinin bedenimdeki etkilerini. Üç bölümden oluşan bu eser için hemen orada aldığım notlar şöyle: 1. çekici, kavrayıcı, meraklandırıcı, kıvrak, neşeli, oyunbaz, 2. "senin için herşeyi yaparım", 3. savaş. Şimdi bir vakit bulunca gidip bu konçerto hakkında yazılanları okuyacağım. Bende bu kavramlar canlandı ama bakalım adam yazarken neler düşünmüş ya da başkaları nasıl yorumlamış...


Aradan sonra Çaykovski'nin "Patetik" Senfonisi vardı. İngilizce aşağı yukarı "acınacak durumda" falan gibi bir anlama gelen patetik sözcüğünün Rusça'da "duygu yüklü bir şekilde" anlamına geldiğini öğrendim. Çaykovski anlaşılan kendi koymuş bu ismi senfonisine. Bu kısımdan da aklımda kalan en önemli şey ilk kez dinlediğim obua'nın olağanüstü tınısı oldu. Neredeyse bir rüyadan, eski bir çağdan geliyormuşçasına derin bir sesi vardı. Ney ile akrabalıkları belli oluyor gibiydi. Sanki neyin başka bir aileye verilmiş, yüksek eğitim almış, frak giymiş bir kardeşi gibiydi. Bir de yine klarnetten böyle yumuşak, dokunaklı sesler çıkabilmesi çok şaşırtıcıydı. Bu senfoninin sonlarına doğru derin bir hüzün ile gözlerimden yaşlar boşaldı. Neden olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. Yani acıklı birşeyler düşünmüyordum, canım birşeye sıkkın değildi, üstelik herşeyimle tamamen o anda oradaydım; aklımda hiç birşey yoktu. Dedim ya, herhalde bu ses dizileri gözyaşı bezleri civarında bir noktayı titreştirdiler bu kez de...


Konser bitip de kocamla ıslak bir Cenevre gecesinde elele otobüse doğru yürürken ne kadar iyi yapıp bu konsere geldiğimizi konuştuk. "Hem" dedim ben, "evde kalsaymışız sinir olacakmışsın bak Fenerbahçe'nin yenilgisine." Ne dese beğenirsiniz? "Biz evde kalıp seyretseydik Fenerbahçe yenilmezdi ki!"

2 yorum:

  1. Ben de bugün Cenevre'de yaşayan 2 ünlü Türk piyanistini dinledimbir konserde; Ufuk ve Bahar Dördüncü kardeşleri. Üstelik Brahms'ın Macar danslarını çaldılar ki olağanüstüydü...

    YanıtlaSil
  2. Bu bilgi için teşekkür ederim. Utanarak söylemeliyim ki tanımıyordum bu kardeşleri. Artık bir sonraki İsviçre konserlerini kaçırmam.

    YanıtlaSil