Translate

13 Aralık 2011 Salı

Olgu, fikir, inanç

Figen'in çay sofrası. (Domates turşusu kendi küçük bahçelerinden
ve muhteşemdi!)
Günler yeni yıla doğru hızla akıyor. 2012 benim çocukluğumdan beri uğurlu saydığım iki rakamın bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yıl: 2 ve 12. İlkokulda ve ortaokulda numaram 2 idi, ortaokulda basketbol forma numaram 12...


Kızım iki gündür Birleşmiş Milletler binasında Student League of Nations'da uluslararası politika deneyimi yaşıyor. 1950'lerden bu yana olan bu oluşum lise çağındaki çocukların aylar süren bir hazırlık sonrasında iki günlüğüne Cenevre'deki Birleşmiş Milletler binasında bir araya gelmeleri, hazırlıkları yapılan dört kararı tartışmaları ve sonuçta bunları oylamalarıyla gerçekleşiyor. Dün başlayan toplantı bugün de sürüyor. Dünkü toplantıyı buradaki Birleşmiş Milletlerin direktörü açmış ve ilk oturumda da bizzat bulunarak izlemiş. 


Buna hazırlık olarak kızıma ilk kez gidip ciddi görünüşlü bir kıyafet aldık. Etek-ceket bir takım. Altına da ilk kez hafif topuklu bir ayakkabı giydi. Resmini çekip kendisine gösterince pek şaşırdı: "I look so grown-up!" Öğretmenleri bu kılık-kıyafet konusunda çocuklara akıl verirken "ana-babanız gibi giyinin" demiş, çocuklar da bununla pek eğlenmişler.


Hafta sonunda Cumartesi akşamı bizim evde Dünya Rakı Haftasını kapattık kutlamalarla. Güzel bir sofra hazırladık, arkadaşlarımız geldi, yedik, içtik, muhabbet ettik. Çocuklarımız aşağı yukarı yaşıt, onlar da birlikte oynadı. Huzur, huzur... daha ne olsun...


Pazar öğleden sonra kadın-kadına bir toplantı vardı bir arkadaşın evinde. Figen sağolsun, kitaplık bir sofra hazırlamış, hepimizi topladı, ikramlar, ikramlar... Bu kadın kadına toplanmanın tadı da bir başka oluyor. Benim hayatımda pek olmamıştır bu tarz eğlence. Annemlerden de pek görmedim. Annem hayatı boyunca çalıştığı için arkadaş toplantıları hep akşamları ve eşli olurdu. Ben de hep çalıştım, dolayısıyla çalışmayan hanımlardan oluşan bir sosyal grubum olmadı hiç. Çalışmadığım en uzun zamanlar doğum yaptıktan sonraki dönemlerdi, o zamanlarda da bir an önce işe döndüğüme sevindiğimi hatırlıyorum. Burada çalışmayan hanımlar "gün" yapıyorlar. Bizim gibi çalışan birkaç kişinin katılabilmesi için bazen hafta sonu yapıyorlar, bu da öyle bir toplantıydı. Valla pek tatlıydı. Geçen sefer konuşulan konuların yarıdan çoğunu temizlik ve yemek üzerine çeşitlemeler oluştururken, bu sefer bu konulara çok girilmedi. Vaktin en eğlenceli kısmı kocalarla nasıl tanışıldığı anlatılarak geçirildi. Herkes çok samimi ve içtendi. Zaten üzerinden yıllar geçmiş olduğu için, ilişkiler zaten artık çoktan legalleştiği için, hislerin yakıcılığı, deliciliği epeydir azaldığı için, biraz uzaktan, dışardan bakarak, biraz da komikleştirerek anlattık hepimiz hikayelerimizi.


Geçenlerde kızım bir gözlemini aktarmıştı bana: "siz bir araya geldiğinizde, erkekler başkaları, kadınlar ise kendileri hakkında konuşmayı tercih ediyorlar." Haklı... Hep bir arada olsak da zaman zaman sohbet sadece erkekler, sadece kadınlar şekline kayabiliyor. Kızımın söylediği de işte bu gibi zamanlarda erkeklerin mesela dünya/ülke meselelerini konuştukları, kadınların ise kendi hayatlarıyla ilgili şeyler üzerinde daha çok durdukları... İçişleri, dışişleri gibi. Bir goril sürüsü geldi aklıma şimdi: iç halkada kadınlar ve çocuklar, birbirlerinin bitlerini kırıyorlar, birbirlerine dokunuyorlar, dış halkada erkekler gözleri dışarda gelebilecek tehlikeleri gözlemliyorlar. Bazen diğer bütün canlılardan bizi ayıran şeylerin bizim atfettiğimiz kadar fazla olmadığını düşünüyorum.


Dün oğlum ödevine yardım etmemi istedi. Konu şu: olgu, fikir ve inanç kavramlarını tartışmak, bunların tanımlarını yapıp her birine iki örnek bulmak. Bunu onunla birlikte yaparken birdenbire benim ülkemde bunların nasıl da kolaylıkla birbirlerine karıştığını farkettim. Televizyondaki tartışma programlarında, mecliste, kahvelerde, eş-dost toplantılarında, fikirler olgu gibi, inançlar fikir gibi, belki de en kötüsü, inançlar olgu gibi ortaya sürülebiliyor ve bunların karman çorman edildiğini anlamayan taraflarca saatler boyunca tartışılabiliyor. Duygusal milletiz diyoruz ya, insanlar inançlarını olgu gibi öne sürüyor, sonra da alınganlıklar gırla... Halbuki olgular duygularla yüklü olmaktan uzaktırlar. Örneğin, dün oğlumun olguya verdiği örneği alırsak, "oksijen yanıcı bir gazdır" cümlesini tartışırken kim duygusallaşabilir ki, kim alınganlaşır, kim kendisine saldırıldığını düşünür? Fikirler de duygu yükü açısından olgu ile inanç arasında yer alır. Örneğin "bence en iyi ev hayvanı köpektir" fikri bir miktar duygu yükü taşır, söyleyen kişinin geçmiş deneyimleri doğrultusunda. Ama iş inanca gelince işte burası artık tehlikeli sulardır. "Melekler vardır," "yaşamdan sonra yaşam devam eder," "besmelesiz yapılan işten hayır gelmez" gibi inançlar genellikle bunlara inanan kişiler tarafından şiddetle savunulur. Bunların kanıtlanması mümkün olmadığı için, karşı görüş de yine bir inanç bulutu içinde ve en az eşit derecede şiddetle karşı çıkar. Olay tartışmadan kişilik, inanç, değer çatışması haline dönüşür. Bu tartışmanın kazananı olmaz. Çünkü kazanma kriterleri tartışılan konunun içinde yoktur. O yüzden de kriterler, konunun dışında bulunur. Sesi en yüksek çıkan, kamerada en inandırıcı görünen, diğerini konuşturmayan, en iyi hitabet yeteneğine sahip olan, titri daha yüksek olan, renkli grafikler, şekiller gösteren, kendine daha çok güvenen, politik güce/mevkiye sahip olan gibi... 


Hayatta bir-iki kez fikir veya inançlarını olgu diye bana satmaya çalışan insanları paraladığımı hatırlıyorum. (Paralamak lafın gelişi... Sadece çok iyi soru sorarım; insanlar kendi fikir, inanç girdaplarında gittikçe daha derinlere inerek nefessiz kalabilirler.) 


Bu yazıyı da dün oğlumun ödevine bulduğu cümlelerle kapatıyorum.


Olgu:
1. Oksijen yanıcı bir gazdır.
2. Dünyada beş kıta vardır.


Fikir
1. En iyi ev hayvanı köpektir.
2. Kediler çok şirindir.


İnanç
1. Tanrı vardır.
2. Merdiven altından geçmek uğursuzluk getirir.

2 yorum:

  1. Handecm ne sıcak ne içten bir yazı... İnsanı birlikte düşünmeye davet eden bir dil... svg

    YanıtlaSil
  2. Canım arkadaşım, teşekkür ederim. Senin "sesini" duymak ne güzel. Lutfen daha çok yaz.

    YanıtlaSil