Translate

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ölçü - I

Okumayı çok severim.

Çocukluğumda babaannemden bize miras kalmış kütüphanenin içindeki bütün kitapları okumuştum. İçinde Mevlana'dan Soljenitsin'e, Agatha Christie'den Barbara Cartland'a kadar bir sürü kitap vardı. Tabii bunların bazılarını anladığımı söyleyemem; muhtemelen sağına soluna bakmış, kokusunu içime çekmiş, birkaç sayfasını okumuş ve bırakmışımdır.

Kaynak: Wikimedia Commons
O günlerden hatırladığım şeyler arasında anneannemin anneme "bu çocuk hiç dışarı çıkıp arkadaşlarıyla oynamıyor, hep kitap okuyor, bu sağlıklı değil" diye dert yandığı; doğumgünlerimde en çok kitap hediye gelince sevindiğim; Milliyet yayınlarının çıkarttığı o mavi beyaz kuşe kaplı, küçük boylu kitapların yenisinin çıkmasını dört gözle beklediğim; misafirliğe giderken bile yanımda kitap götürdüğüm; Mandrake ve Zagor'un yeni sayılarını heyecanla okuduğum; Hayat ansiklopedilerime, Kim Kimdir, Ne Nedir, falan gibi adları olan referans kitaplarıma dönüp dönüp tekrar baktığım... Sonra Zeynep'lerin evindeki Meydan Larousse'ların kapaklarındaki alfabetik indeksi şarkı haline getirip ezberlediğimiz... (a ayr ayr cis cisi dura durp gari gark hol hom kard karo limo limp moti.... falan diye giderdi, neredeyse 40 yıl sonra bile hala aklımda olması manyakça!).

Kitap hayatımda hep oldu. Üniversitede meslekle ilgili olarak okumak zorunda olduğumuz kitapların yanı sıra zevk için harçlığımın bir kısmını mutlaka kitaba yatırırdım. Mesela Dost kitabevine gitmek ayrı bir ritüeldi. Kısa sürede kitaplarım kütüphaneme sığmamaya başlamıştı. Öğrencilik malum, sıkça ev taşımak da gerekiyor; her taşınma sonrasında ilk yerleştirdiğim şeyler kitaplarım olurdu. Bazen konularına göre ayırırdım, bazen yazın türüne, bazen yayınevine göre, bazen boylarına, bazen de renklerine göre... Artık o andaki keyfim neyi isterse... Okurken altlarını, sağını solunu çizer, renkli işaretler koyardım. Öğrenmem gereken ne kadar çok şey vardı! Okunacak ne kadar çok kitap!

Sonra sözcüklerle oynamaya başladım. O kadar okursan doğal olarak yazma takip ediyor tabii... Şiir çevirileri yaptım Walt Whitman'dan, Emily Dickinson'dan. Kendim şiirler, kısa öyküler, denemeler yazdım. Hatta bir dönem "her gün 14 satır yazacağım" diye kendime söz bile verdim. Neden 14 satır, hatırlamıyorum. Sanırım ölçülebilir bir hedef koymak içindi. O dönemde yazdığım yazılara bakıyorum da tek tek her sözcüğü ile oynandığı belli. Bir sözcüğü oradan alıp buraya koymuşum, sağını solunu çekiştirmişim, alt-üst edip yeniden geri almışım, dış uyak, iç uyak denemeleri yapmışım, yapmışım da yapmışım... Sanırım bütün çaba bir yandan kendini ifade etmeye çalışırken öte yandan da belli bir estetik düzeyi yakalamaktı. O zamanlarda içerikten çok şekle yöneldiğim, bunun üzerinde çalıştığım da belli oluyor şimdiden geçmişe bakınca. Zaten içerik "bir üniversite öğrencisinin kendini arayışı" gibi bir başlıkla özetlenebileceği için pek de heyecanlı ve matah birşey değildi.

Sanırım bu yazıya yarın devam edeceğim. Herşeyin bir ölçüsü var değil mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder