Translate

30 Ağustos 2011 Salı

Kamerun-Türkiye omuz omuza! - 2

Kamerun macerasının ikinci yarısı Türkiye'ye yapılan ziyaret sonrasına kaldı... Olsun, biz devam edelim.

Kamerun'lu kadın. (Kaynak: Wikimedia Commons)
Akşamın başında biz eve girer girmez sağdaki duvarda ailenin fotoğrafları, resimleri ile karşılaşmıştık. Fotoğraflarda dört çocuk vardı. Fakat bu çocuklardan ikisinden biraz daha farklı, fazla söz ediyorlardı. Aldığım duygu çocuklardan ikisinin evlatlık olduğuydu. Afrika'da özellikle AIDS'den çok etkilenen ülkelerde yetim ve/ya öksüz kalan çocukları akrabaların evlatlık edindiğini biliyordum. Daha sonra masadaki sohbet sırasında Kamerun'da çok evlatlık edinen olup olmadığını sordum. Konu hemen Stella ve Martin'in çocuklarına geldi. Hakikaten ikisinin evlatlık olduğunu söylediler. Peki yaygın birşey midir evlatlık edinme diye sorunca da sadece yaygın olmakla kalmayıp diğer Afrika ülkelerinden farklı bir uygulamaları olduğunu, bunun da yeni evli çifte bir çocuğun hediye olarak verilmesi olduğunu söylediler. Çok şaşırdım tabii... Bu konu üzerinde biraz daha konuşunca bu uygulamanın artık giderek azalarak devam ettiği, "hediye"nin gelinin akrabaları tarafından verildiği, sadece kız çocuk verildiği, hediye edilen çocuğun ailenin en sevdiği, en iyi huylu, en akıllı çocuğu olduğu ortaya çıktı. Hediye çocuk genellikle 3-4 yaşlarında olurmuş. Çocuk iki aile arasında gidip gelmekle birlikte artık anne-babasının yeni evli çift olduğunu bilir, onlara anne-baba dermiş. Yeni çift bu çocuğu evlat edinir ve kendi çocukları gibi yetiştirirmiş. Bunda amaç kendi çocukları olmadan önce böyle akıllı, uslu ve büyümüş bir çocuk ile uygulama yapmasıymış. Hala kafam karışık bir şekilde "ama siz kendi çocuklarınızdan birini vermemişsiniz..." diye sorunca onlar kendilerinin uzun yıllardır yurt dışında yaşadıklarını, artık kentli aileler arasında uygulamanın zaten azaldığını söylediler. Ama sonra bir laf ettiler ki herşey yerli yerine oturdu. Dediler ki "bizde çocuk zaten ana-babaya değil kabileye/topluluğa aittir." Hakikaten böyle düşününce çocuğun birden çok kişiye anne-baba demesi, iki ev arasında gidip gelmesi topluluk/birliktelik/paylaşım duygusunu artıran bir uygulama. Kendini bireyden çok toplum olarak gördüğünde çocuğun hangi evde uyuduğunun önemi azalıyor sanırım. Bu konu üzerinde çok düşündüm sonra, hala da aklıma geldikçe anlamaya çalışıyorum. İnsan topluluklarının düşünsel ve davranışsal evrimi ile alakası olsa gerek. Biliyorsunuz bizde de vardır aslında bu uygulama. En sık çocuğu olmayan kızkardeşine bir çocuğunu veren abla/kızkardeş. Ya da erkek tarafından bir büyüğe bir çocuğunu veren gelin falan... Yine de bunlar istisnadır anladığım kadarıyla. Sanırım kabileden çekirdek aileye geçiş ile yavaş yavaş son bulan uygulamalardan biri bu da...

Yemek yendikten sonra Claudine yavaş yavaş çalan müzikle ritm tutmaya başıyor sofrada. Konuşma hemen dansa kayıyor elbette. Çalan Kamerun müziği biraz Latin Amerika müziğini andıran tempolu, bol perküsyonlu bir müzik. Adamlar sofranın başında sohbete devam ederken biz dört kadın salona gidip Kamerun dansı dersimize başlıyoruz. Afrika danslarının ortak özelliği olan kalça sallamanın bol bol yapıldığı bir tür dans bu. Kalçalarını sallarlarken de birbirlerini teşvik etmek için "shake what your mamma gave you!" (annenden aldıklarını salla!) deyip bir yandan da kahkahalarla gülüyorlar. Bizim göbek dansından gelen alışkanlıkla kalça sallamamızda bir sorun yok tabii. Buna şaşırıp beni pek kabiliyetli buluyorlar! Bir ara Stella eteklerini bacaklarının arasına toplayıp dizlerini iki yana açıp ritmik bir şekilde yere çömelme ve kalkma hareketi yapıyor. Neredeyse erotiğin sınırlarını zorlayan bir hareket. Kahkahalarla gülüp acemice onu taklit ediyoruz. Dans bitiminde terlerimizi silip tatlı servisine geçiyoruz.

Bol kavun ve karpuzun yanında kardeşimin yaptığı piramit pasta geliyor sofraya. İlk tadımdan sonra büyük bir tezahürat alıyor. "Bu klasik Türk tatlısı mı?" sorusuna cevap veremiyoruz. Çok yapılan bir tatlı evet ama klasik Türk tatlısı mı hiç bir fikrim yok. Stella birden içeri koşuyor ve elinde bir şişe brendi ile geri geliyor. "Bakın" diyor, "bu tatlı brendi ile muhteşem olur!" Ve tabağındaki bir dilim piramit pastanın üzerine brendiyi boca ediyor. Kocası da tadına bakıp pek beğeniyor ve kendi diliminin üzerine döküyor. Piramit pastayı hiç böyle yemediğim için ben de ucunda biraz tadıyorum. Fena değil ama sadesi daha güzel. Stella ve Martin şapur şupur brendili piramit pastayı götürüyorlar.

Bu arada masanın en sessizi olan ikinci Martin bir şekilde söze karışıyor da onun hayattaki tutkusunu öğreniyoruz. Meğerse adam genel cerrahlığının yanı sıra iyi bir de bahçevanmış. Evlerinin bahçesinde aileyi hemen hemen bütün sene doyuracak kadar sebze yetiştiriyormuş. Hemen tüketemediklerini derin dondurucularda saklıyorlar ve yıl içinde pişirip yiyorlarmış. Ben adama derin bir saygıyla bakarken Claudine anlaşılan biraz sinir oluyor bu "hobi"ye. Nedenlerini sorup da karı-kocanın arasını açmak istemediğimiz için adamı tebrik edip bir gün görmeyi çok isteyeceğimi söyleyip konuyu kapatıyorum. Bunun karşılığında da elbette eve davet alıyorum... Bakalım ne zaman gideriz.

Gecenin sonunda elimizde Stella-Martin çiftinin bahçesindeki ağaçtan toplanmış bir sepet (geçen yılın) cevizi ile bizi evimize kadar Claudine-ikinci Martin çifti bıraktı. Burada otobüsler çok iyi çalışıyor ama yine de eve kadar arabayla bırakılmak, özellikle de gece yarısına yakın bir saatte, çok makbule geçti.

Türk olmayan bir ailenin evinde ilk kez bu kadar çok eğlendim. Espriler, konuşma ritmi, hacmi, yeme-içme şekli, beden dili bize çok yakındı. Kendimi çok iyi ağırlanmış, sevgi ve saygıyla sarmalanmış hissettim. Bunun üstüne de en kısa zamanda aynı grubu bizde yemeğe almaya karar verdim.

Türkiye'den döneli iki gün oldu. Yarın bir Stockholm gezim var. Dönüşte çok ara vermeden bu işi planlamam lazım. Eee, Cenevre'de Türk-Kamerun ortaklığını kurmanın en kolay yolu bir sofra etrafına toplanıp yeme-içmeden geçmiyorsa ben daha kestirmesini bilmiyorum...

3 yorum:

  1. Arkadasim dokturmussun yine , ama bak kiskanirim bilemiyorum yaniiiii..
    hosgeldiniz iyi bayramlar....EBRU

    YanıtlaSil
  2. Merhaba;

    Hayranlık uyandığını. Kiskanmamak elde degil. Bir şey sormadan edemeyeceğim adını çok duydum ama hiç nasip olmadı kızarmış yeşil muz tadı nasıl bir şey. Yokluktan mı ortaya çıkmış yoksa gercekten yenesi mı?

    Cocuk ve toplum. Aslına bakarsan aile kavramı da özel mulkiyetle ortaya çıkmış. Dolayısıyla cocuk anneye bağlı ama toplumun ola gelmiş. Modern toplumlarda kimsesizlerin toplumun sorumluluğuna alınması ailesi tarafından bakilamayanlarin ailenin elinden alınması bundan degil mı? Cokta mantıklı gelecek onlar çünkü, toplumu belirleyecek olanlarda onlar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben afrikadayım ama çok güzel tadı var

      Sil