Translate

16 Ağustos 2011 Salı

Havaifişekler altında yalnızlık

(Kaynak: Wikimedia Commons)
Cumartesi günü kardeşimle birlikte Cenevre Festivali kapsamında gelenekselleşmiş bir etkinlik olan havaifişek gösterisine gittik. Her sene yapılan bu gösteri iki bölüm halinde 50 dakika sürüyor ve Cenevre halkı kadar turistlerin de ilgisini çektiği için kent içi nüfus 22:00 ile geceyarısı arasında, normalin herhalde on katına çıkıyor. Belediye havaifişek ile senkronize olarak yapılan müzik yayınını bütün kent içine veriyor ve ortaya unutulmaz bir gösteri çıkıyor.

İnsanlar genellikle öğleden sonra iyi yerleri kapmak için kent içine akın ediyor. Manzaralı kafeler, lokantalar çok önceden yer ayırtmaya başlıyorlar. Ayrıca en önden seyretmek için tribünler kuruluyor, buralar için bilet satılıyor. Göl etrafındaki parkların çimenleri üzerine battaniyeler seriliyor, insanlar öğleden sonrayı bunların üzerinde kitap okuyarak, şarap içerek, güneşlenerek geçirip geceyi bekliyorlar. Bu yaz günlerinde kent inanılmaz bir canlılık kazanıyor ve festival kentin yüzünü tamamen değiştiriyor.

İşte biz de burada olduğumuz bugünlerde kaçırılmayacak olan bu gösteriyi seyretmeye gittik. Ancak o kadar uzun vakit geçirmek istemediğimiz için gösteri başlangıcından 10 dakika önce evden çıktık. Kent merkezine vardığımızda olay yeni başlamıştı. Otobüsten inip insan kalabalığının arasına karışıp izleyebileceğimiz bir yere doğru aktık. Bir kafenin yanında ayakta durup gösteriyi izlemeye başladık. Atılan her fişeğin gürültüsünü ta göğüs kafesimin içinde duyumsayarak, gözlerim havada, kulaklarım müzikte, ellerim boynuma astığım çantamın üstünde (ne olur ne olmaz!), zaman zaman ağırlığımı verdiğim ayağımı değiştirerek 45 dakika kadar gösteriyi seyrettik. Kafelerin garsonları kollarında tabaklarla kalabalığın arasında slalom yaparak servislerine devam ediyorlar, kafelerde oturanlar şaraplarını yudumlayarak gösteriyi izliyorlardı. Korkan bazı çocuklar babalarına sarılmış, gürültüyü duymamak için kulaklarını kapatmışlardı. Gökyüzündeki renk cümbüşünü daha iyi izleyebilelim diye kentin tüm sokak ışıkları kapatılmıştı (gösteri biter bitmez ışıklar yandı).

Gösteriden göz sarhoşu olmuş bir şekilde ayrılırken bir an önce otobüse yetişmek telaşı sardı bizi. Hemen beş dakika ötedeki otobüs durağına yürüdük. Kardeşim kaldırım önünde yer kaparken ben de gidip otomattan biletleri aldım. Tekrar onun yanına geldiğimde aramızda bir kişi vardı. Yani onunla konuşurken o bir kişinin omuzunun üstünden konuşmak zorunda kaldım. Tam o sırada benim önümdeki bir adam biz dönüp Fransızca müslüman olup olmadığımızı sordu. "Sana ne!"nin Fransızca'sını bilmediğim için "evet" dedim. Yüzünde gözle görünür bir sevinç belirdi. Bu sefer ben şaşırdım. "Burada mı çalışıyorsunuz?" dedi, sohbeti ilerletmek istemediğimi belirten bir beden diliyle tekrar "evet" dedim. Hemen kendisinin de Cenevre'de çalıştığını ve mühendis olduğunu söyledi. "Gurur duydum!" dedim içimden yüzüne doğru, başımı kardeşimden yana çevirerek. Hemen bir telaş "evli misiniz?" diye sordu. "Evet" dediğimde de bir saniye sektirmeden kardeşimi göstererek "peki o?" diye ekledi. Kardeşim evli değil, ama bunu ikimize birden tanış(madık)tan yarım dakika sonra, aynı saniyenin içinde bir çeşit evlenme teklifi eden bir adama söyleyecek değildim elbette... "Evet" dedim. Yüzü çöktü... Bir müslüman kızla evlenmek istediğini ama bir türlü birini bulamadığını mırıldandı alçak bir sesle... Neredeyse kendi kendiyle konuşuyor gibiydi. Tam o sırada otobüs geldi ve içeri daldık. Şanslıymışız ki ek seferlerden biri gelmiş ve biz de o kalabalığın içinde oturacak bir yer bulabilmiştik. Adam da bizim sırada koridorun öteki tarafına oturdu ve hemen cebinden bir kağıt parçası çıkartarak birşeyler yazmaya başladı. "Aman!" dedim, "şimdi telefonunu falan verecek galiba..." Beden dilimi tamamen kapatarak kardeşimle konuşmaya başladım. Bir yandan rahatsız olmuş, öte yandan bu yalnız adam için üzülmeye başlamıştım. İçeriye giren yaşlı bir kadına yer vermek için yerinden kalkan adam bu kez bizim önümüzde ayakta durmaya başlamıştı; sağ elinin avucu kapalıydı. Bir-iki birşey diyecek oldu, biz bakmayınca sustu. İki durak sonra da, gar durağında (evlerin olmadığı bir yerde) otobüsten indi. Otobüs hareket ederken yüzüne baktım. 50-55 yaşlarında, biraz yıpranmış koyu gri takım elbiseli, saçları epeydir berber yüzü görmemiş, kimse için giyinmeyen, kimsenin giydiğine yorum yapmadığı, akşamları karşılıklı çay içecek, günün dedikodusunu yapacak kimsesi olmayan bir adam... Sanki epeydir şöyle göbeğini tutarak bir kahkaha patlatmamış, gecenin karanlığında yanındakinin nefesini duyarak huzurlu bir uykuya dalmamış, belki de hiç kimsenin şimdiye kadar "seni seviyorum" demediği bir insan. Ya çok yalnız, çaresiz ya da kafayı sıyırmış diye düşündüm, yoksa kim otobüs durağında böyle bir muhabbete girer ki.

Gece kardeşimle birlikte eve vardığımızda balkonda oturup biraz sohbet ettik. İkimiz de üzülmüştük adam için. Günümüzün en önemli sorununun insanların bu kadar bireyselleşmesi, kimsesizleşmesi olduğunu düşündüm sonra. Bu kadar insansız kalan bedenin, beynin, ruhun kimyası da değişiyor. Algılaması, değerlendirmesi, yorumlaması, eylemlendirmesi bozuluyor. Yalnızlık gri bir bataklık gibi içine çekip geriye kalan herşeyi siliyor, önemsizleştiriyor.

Yatmadan önce, havaifişeklerin altında yalnız yürüyen adamın aradığı insanı ve sevgiyi bulması için ona ışıklı dualarımı gönderdim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder