Translate

14 Haziran 2011 Salı

Konuklar

Ankara'dan döndükten sonra nedense elim klavyeye gitmedi buraya birşeyler yazmak için. Aslında gitti, iki kez iki ayrı yazıya başladım, sonra bıraktım... Araya seçim girdi. Ruhum farklı yerlere gitti geldi, "her işte bir hayır vardır"a çapa attı.

Eski yazıları karıştırdım. Bir tane Delhi'den bir tane Ürdün'den yazı buldum, hangisini yazayım diye karar veremedim. Daha sonrası için bekletmeye karar verdim.

Ayşe Arman'ı okudum sonra. Ailesinden nasıl ayrı olduğunu, gece kalkıp kalkıp nasıl kapı-pencereyi kontrol ettiğini, yatağın nasıl büyük geldiğini falan anlatıyordu. Yazın kocam ve çocuklar Türkiye'deyken nasıl aynı hissettiğimi hatırladım. Uzun süre sanki üstüm açık kaldı duygusuyla gece uyanmalarımı... Sonra anladım yatakta yalnız olmanın o duyguya neden olduğunu. Sanki yıllarca yalnız yaşayan, tek başına uyuyan ben değilmişim gibi... Sanki hep çocuklarım olmuş, evi dağıtmışlar, hep onlara yemek yapmış, onları yatırıp üstlerini örtmüşüm gibi... İnsan insanla olmaya alışıyor. Yalnızlık bizim için değil.

Ankara'da ne kadar çok arkadaşımı gördüm! Çok iyi geldi. Bazı günler öğle yemeğinde başka, akşam çayında başka, akşam yemeğinde başka arkadaşlarımla görüştüm. Üniversitede öğretim üyesi olan arkadaşlarımda ortak payda umutsuzluk... Bölüm içi ilişkiler sakat, ekip çalışması diye birşey yok, özendirilmiyor, üniversitenin gerçek hayatla bağlantıları yok edilmiş, bilim/sanat fildişi kulesine hapsedilmiş. İş güvencesi var, iş tatmini yok. Herkes şikayetçi. Yemeğin sonuna doğru biraz yapay da olsa, "hadi bakalım, şimdi hayatınızda güzel olan birşey söyleyin" dedim, birkaç saniye derin bir sessizlik oldu. Sonra içlerinden biri bir rüyasını anlattı güzel birşey olarak. Hakikaten durum bu kadar kötü mü yoksa durumu kötü olarak görmek bir çeşit muhalif tavır haline mi dönüşmüş anlayamadım.

Bir Rusya gezisinde İsmailovski parktaki pazardan yağlı boya bir tablo almıştık. Resmin neşesine, hafifliğine bayılmıştık. Bu resim hemen duvarımızda daimi yerini almış, ona kendi aramızda "dedikoducu kadınlar" diye de bir ad vermiştik. Ama başkalarının arkasından kötü konuşmak, onu-bunu didiklemek, yermek anlamındaki dedikodu değil. Primatların birbirinin bit-piresini ayıklamasının insan topluluklarında davranış eşdeğeri olan dedikodu. Yani başkaları hakkında konuşup aynı anda da yüreği karartmadan gülüşmek, kıkırdamak, bir yandan çay içmek, bir yandan sardunyanın kuruyan yapraklarını koparmak şeklindeki insan etkileşimi.

Yıllar sonra bir müzede bizim dedikoducu kadınların aslını görünce bizimkinin bir orijinal olmadığını, Arkhipov'un "Konuklar" adındaki tablosunun kopyası olduğunu farketmiştim. Bu farkediş bizim içimizde tablonun değerini azaltmadığı gibi artırmıştı bile. Demek ki biz gidip ünlü bir ressamın tablosunu (kopyası bile olsa) beğenmiştik. Vay! Biz acaba resimden anlıyor muyduk ne!

Konuklar hala duvarımızda asılı. Ne zaman oradaki suratlara baksam içim açılır. Kadınların ortasında kalan alandaki ışık, sohbetlerinin içeriği hakkında ipuçları verir. Sandalye ucunda oturmaları işlerinin arasında çalınmış bir zaman parçasına tanık oluyormuşuz gibi bir izlenim uyandırır. Biraz sonra kalkıp biri süt sağmaya, biri hamur açmaya, diğer ikisi de temizliğe girişecekmişler gibi... Ama beş dakika için bile olsa bir araya gelip o güzel ışığın içinde oturup (onu yaratıp) sohbet ediyorlar.

Yoğun kent yaşamında çok az insan etkileşimi oluyor artık. Biz de İstanbul'da yaşarken çat-kapı gidebildiğimiz insanlar annelerimizle sınırlanmış, kentin öteki ucunda yaşayan arkadaşlarımızla nadiren, aynı kıyıda olanlarla da özel planlar sonucunda zaman zaman görüşür hale gelmiştik. Bu insan ruhu için iyi birşey değil. Cenevre bize bu açıdan da çok iyi geldi. Birkaç saat öncesinden telefonlaşıp bir Pazar akşam yemeği için aşağımızdaki parkta buluşabiliyoruz. Biz sohbet ederken çocuklar oyun oynuyor. Bazen kadınlar bir grup olup sohbet ediyoruz, bazen erkekler bize kulak kabartıyor laf atıyor, bazen küçük karışık gruplar oluyor. Yemekten sonra çaylarımızı demliyoruz (bir arkadaşımız Türk olduğumuz şüpheye yer bırakmayacak şekilde belli olsun diye küçük tüp aldı bu iş için), çimenlere yayılıyoruz, artık çocukların yatma vakti geldiğinde de evlere dağılıyoruz.

Hayat biraz da bu küçük şeylerden zevk almak değil mi? Einstein'ın bir sözünü çok severim "Hayatı iki şekilde yaşayabilirsin: hiç bir şey mucize değilmiş gibi ya da herşey bir mucizeymiş gibi."

1 yorum:

  1. Handecim,
    İlk defa blogunu okudum, cok begendim, eline saglik...
    Bende son zamanlarda ülkem insanlarinin kabaligina taktim. Aslinda derinlerdeki mutsuzluk, tatminsizlik, negatife odaklanma ve sukran duygusunun eksikligi kabaligi doguruyor herhalde. Nezaketle hicbirsey halledemiyorsun, trafikte yol bile alamiyorsun. Ancak sen de kaba, kavgaci ve yuksek sesli olursan hakkini koruyabiliyorsun. Malesef o kadar yorucu birsey ki bu, gunun sonunda bitap dusuyorsun!
    Bunu nasil asacagiz, hatta asabilecek miyiz bilemiyorum. Cocuklarini baska bir ortamda buyutme imkanin oldugu icin cok sanslisin. Mukayese imkanini ve farkindaligini paylasarak, bize durup dusunme mekani yarattigin icinde tesekkurler :)

    YanıtlaSil