Translate

10 Haziran 2011 Cuma

Ekimböcekleri

Maputo plaji. Kaynak: http://www.pbs.org_18/10/2010
Güney yarımkürenin Ağustosböceklerine böyle mi derdik acaba biz güney yarımkürede yaşasaydık...

Vakit geceyarısı... Maputo'da, katedralin yanında yüksek bir bina otelim. Açık balkon kapısından içeri hava giriyor bir de "ekimböcekleri"nin sesleri. Katedralin tepesinde neon yeşili bir haç, hemen yanındaki belediye binasının yüzünde yansıyor. Belediyenin önünde mozaiklerle kaplı bir alan ve kocaman bir meydan. Geceyarısı ve bomboş! Odada oturup, dışarıya bakmadan geçen araçları hatasız sayabilirsin.

Ekimböcekleri azdılar iyice...

Biraz önce iki taksi geçti. Yani taksiydiler sanırım. Neden sandığımı bilmiyorum. (Hayır canım, seslerinden anlamadım. Biraz önce balkondaydım. Gördüm.) Garip bir boşluk bu sokaklardaki. Sıkıyönetim gibi... Sokağa çıkma yasağı gibi. Sanki birazdan dilini bilmediğim polisler gelip kapımı yumruklayacaklarmış gibi... Sanki bir Güney Amerika filmi gibi...

Gündüzdü. Afrika'nın dibinde, okyanus kıyısında, kulağımda Güney Amerika ezgileri... Deniz Afrika'nın ten renginde. Deniz kenarındaki asfalt kuma karışmış. Sanki öylece bitivermiş kumun içinden, sanki aniden yok olacak kumun içinde. Yol kenarında ağaçlar kumdan çıkma. Kökleri gövdeye karışmış, gövdeye yükselmiş, neredeyse sırf kök olmuş ağaçlar. Yaşlı ağaçlar. Ağaçların etrafında insanlar. Neden toplanmışlar, neden oturuyorlar, bekliyorlar mı, eğleniyorlar mı anlaşılmayan, rengarenk giysili insanlar. Deniz tenlerinin renginde, tenleri renkli kumaşlara sarılı insanlar.

Burası çay, pamuk ve hindistan cevizi ülkesi, ana dillerini unutmuş, Portekiz'den iki mevsim uzakta, Portekiz'ce konuşan insanların ülkesi. Burası Mozambik...

Buradan bakınca Maputo körfezinin karşı kıyısı yemyeşil. Henüz kent körfezi sarmamış. Körfezin öte yanında sulara hiçbir ışık yansımıyor. Öyle olunca orası gece yok oluyor. Var olmak için ışık yansıtmak mı gerekli?

Yarın gece evimde uyuyacağım. Beş gecedir evim olan bu odadan yarın çıkıyorum.

(Gerçekten anlaşılır gibi değil bu ekimböcekleri. Aniden susup, sonra kreşendo, dekreşendo ve sessizlik.)

Eşyalarımı yarın sabah hazır edip aşağıya indirmeliyim. Şimdi de uyumalıyım. Muzaffer eniştenin ısrarla söylediği şu yazma işine neden burada başladım bilemiyorum. İlk geldiğim gün başladım. Bulmaca kitabımın üstüne yazdım yukarıdaki satırların bir kısmını. Durmadan, kalemin ucundan sözcükler dökülür gibi...

Keşke aynı anda renk de verebilseydim sözcüklere, ya da mesela sayfanın belli yerleri renk değiştirebilseydi ben yazarken, sözcüklerin taşıdığı (ya da taşımakta zorlandığı) duyguya göre. Hayranlık mesela uçuk bir pembe olabilirdi. Yoksul sokakları anlatmak çamur renginde... Bir siyah garson beyaz müşteri karesi mesela cıva rengi olabilirdi. Lüks bir restoranın tuvaletinde, ıslanmaktan suntasının her yeri kabarmış bir lavabo ve onun yanında şaşkın bir bide mesela, Avrupalı kadınların şeffaf beyaz teni renginde... Buralara bir orta avrupalı gözüyle baktığını farketmek bir toreador pelerini kırmızısında...

O zamana kadar okuyucu, renkleri sen vereceksin artık... Ama biliyor musun, sevgilinin kendisini görmeye zihnin verdiği (mutluluğa dair) yanıt, resmine verdiğiyle aynıymış (referans için başka yere bakmak gerekecek; bu bilimsel bir yazı değil). Yani ben pembe dediğim zaman işte, sen anlarsın ne dediğimi. Bir üstteki paragraf epeyi renkli oldu hani... İstersen oradan birkaç renk bu iki sayfanın sağına soluna aktarabilirsin. Hem sağ için hem de sol için gereken renklerimiz mevcuttur.

Rüzgar esti. Ürperdim. Hazır sessizlik de oldu, bir önceki kreşendodan önce...

Yatmalıyım.


10 Ekim 2006

1 yorum:

  1. Canim arkadasim enisten yaz Demis bende bunlari bir kitapta topla ve yayinlat diyorum. Hepsi ayri bir tatda okuyorum ve yazilarinda anlattiklarin gozumun onunde bir tablo......ne zaman donuyon :)

    YanıtlaSil