Translate

5 Haziran 2011 Pazar

Bogota tefrikasi 2

Bogota beni sakin, ılık bir şekilde karşıladı. Sokaklar insan dolu. Aslında bir ülkenin zenginliği biraz da sokaklarındaki insan sayısıyla anlaşılabiliyor. Mesela Cenevre'ye bir Pazar günü gelirseniz ilk bir saatin sonunda "yahu, buradaki insanlara ne oldu? Sadece insanları yok eden ve binalara zarar vermeyen bir tür bomba falan mı atıldı buraya?" hissine kapılmamanız mümkün değil. Öte yandan örneğin Afrika'nın, Asya'nın yoksul ülkelerinde herkes sokaklarda! Öyle hızlı hızlı yürüyen, örneğin, Manhattan'daki gibi asık suratlarla bir yere yetişmeye çalışan insanlar gibi değil ama... Bazen neden orada öylesine durduklarını anlamadığınız, etrafı seyreden, sadece oturan, dışarıdan görüldüğü kadarıyla havadan sudan konuşan öbek öbek insanlar. Bu insan topluluklarının en çarpıcılarına Senegal'de başkent Dakar'dan yaklaşık iki saatlik bir otobüs yolculuğuyla gidilebilen otelimize gitmeye çalışırken karşılaşmıştım.

Başkentten çıkar çıkmaz yol, asfaltın nerede bitip kırmızı Afrika toprağının nerede başladığını anlayamadığınız bir hal almaya başlıyor. Bu yol zaman zaman köylerin içinden geçiyor. Yol boyunca sıralanmış dükkanların kapıları açık, hatta yok. Bir berber dükkanın önüne attığı tahta bir sandalyede müşterisini traş ediyor. Bir kasap yine dükkanın önünde (ya da içinde) açık havada, bir tahta masanın üstünde elindeki satırla etleri parçalıyor. (Yukarıdakı 'ya da içinde' parantezi boşuna değil. Bu gibi ülkelerde sınırlar o kadar belirgin değil. Yani örneğin, Avrupa'da kimin dükkanının nerede başlayıp nerede bittiğini anlarsınız. Kapısı vardır, hatta güvenliği vardır, ne bileyim, kaldırımın bir parçası onunsa onu farklı bir renkte taşlarla döşemiştir, girişte örneğin yüzünüze serin ya da sıcak hava çarpar klimadan. Ama Senegal gibi ülkelerde hangi dükkan nerede bitip sokak nerede başlıyor ilk bakışta anlamak kolay değil.)

Senegal'de içinden geçtiğimiz köylerde aynı olan birşey vardı. Her köy, asfaltın çevresinde bir çeşit pazar kurmuştu. Garip olan ise tahta tezgahların üzerinde herkesin aynı şeyi satmasıydı: kavuna benzer sarı-yeşil renkte bir çeşit meyve. Her tazgahın etrafında yere çömelmiş bir dolu insan... Herkesin aynı şeyi sattığı bir pazardan kim alış-veriş yapar diye düşünmüştüm. İnsanlar hiç telaşşız,  tefekkür içinde oturarak alış-veriş yapmaya gelecek, bu garip meyveye ihtiyacı olan diğer insanları bekliyorlardı. Tezgahların arasında çıplak ayaklı çocuklar mutluluk içinde koşturup oynuyorlardı. Erişkinlerde ise ne mutlu ne de mutsuz suratlar...

İşte Bogota da sokaklarında çok insanın olduğu bir kent. Hele bu Pazar, neredeyse bütün kent yollara dökülmüş gibi. Bugün otelin lokantasında bol meyve ve biraz çırpılmış tavada yumurtadan oluşan kahvaltıdan sonra aynı toplantı için burada olan Kosta Rika'lı Melania ile kenti gezmeye karar verdik. Otelden saati 5 dolara bir taksi kiralayıp öncelikle kentin en yüksek noktası olan Monserrate tepesine gidip oradaki katedrale doğru yola çıktık.

Bogota'nın denizden yüksekliği 2600 metre. Bu yükseklik Monserrate tepesinde 3150 metreye ulaşıyor. Teleferikle okaliptüs ağaçları ve karaçamların arasından geçip bir tünele giriyoruz. Tünelin bitimi Monserrate tepesi. Daha teleferikten iner inmez havadaki oksijenin azlığı ciğerlerde hafif bir yanma ve "yüreğim ağzımda" duygusu ile birlikte bedende kendini gösteriyor. Adımlarınızı biraz hızlı atarsanız katedrale giden yokuşta üç-beş adımda nefes nefese kalıyorsunuz. Melania ile birbirimize bakıp "biraz yavaşlayalım" diyoruz neredeyse aynı anda.

En tepedeki katedrale yaklaştıkça merdivenlere oturmuş insan kalabalığı, mırıltılı İspanyolca konuşmalar, etrafta koşuşan çocukların üzerinden hoparlörlerden yayılan bir pop ezgisi kaplıyor havayı. Melania şaşkınlıkla "bu şarkı İncil'den bir bölüm" diyor. Aşağıdaki platoya yayılmış kenti seyrediyoruz bir süre. Göz alabildiğine uzanan bu ovanın denizden 2600 metre yükseklikte olduğuna inanmak zor. Ama zorlanan nefesimiz buna inanmayı kolaylaştırıyor. Saat 12:10 ve Pazar günü yapılan ayinlerden biri beş dakika sonra başlayacak. Merdivenleri çıkıp kalabalığın arasından katedralin içine doğru girmeye çalışıyoruz. Çok kolay olmuyor ama insanların, çocukların ve köpeklerin (!) arasından ortalara kadar ilerlemeyi başarıyoruz.
Üzerinde yeşil bir cüppe olan papaz İspanyolca bir dua okuyor. Sonra bir diğer duayı cümle cümle okuyup cemaate tekrar ettiriyor. En sonunda hep birlikte "amin" diyorlar. Benim de dudaklarımdan "amin" dökülüyor ister istemez. Çok kiliseye girdim şimdiye kadar. Epeyce de ayine tanıklık ettim. Her ibadet evi benzerliklerin yanı sıra o yöreye ait olandan da etkileniyor. Moskova'daki Ortodoks kilisesinin ikonografi zenginliği, altın süslemeleri, İstanbul'daki Katolik kilisesinin ağır başlı süssüzlüğü, İsviçre'deki kiliselerin fonksiyonelliği, Marsilya'daki kilisenin tavanından sarkan gemi maketleri, tavanlardaki gemi resimleri, Amerika'daki kilisenin tiyatro salonlarına benzer havası ve buradaki kilisenin açık pembe duvarları, geniş tavan arkları, zenci Meryem Ana'sı... Hepsi farklı ve fakat benzer bir çok açıdan... Monserrate'deki kilisenin içindeki insanlar da çok farklıydı daha önce gördüklerimden. Bir kere kilisenin içinde bütün köşeler ve duvar diplerine insanlar oturmuşlardı. Bir kısmının yanında tasmalı köpekleri vardı; onlar da sessiz sakin oturuyorlardı. Dua bitip herkes amin dedikten sonra papaz yine birşeyler söyledi. İnsanlardaki coşku o denli hissediliyordu ki, neredeyse bir alkış gelir herhalde artık diye düşündüm. Sonra da bu düşüncenin saçmalığıyla kendi kendime gülümsedim. Yok artık, kilisede ayin alkışla mı bitecek yani dememe kalmadı, bir alkış koptu her taraftan. İşte Latinlerin ayini dedim kendi kendime. Şimdi herkes bir de dansetmeye başlarsa hiç şaşırmam. Yok, o kadar değil ama neredeyse o kadar denebilecek birşey oldu, papaz şarkı söylemeye başladı. Biraz önce dışarıdayken dinlediğimiz, pop şarkısı ritminde bir şarkı... Cemaatin bir kısmı boşaldı, artık bitti derken çıkmayan gruptaki herkes ellerindeki bir takım nesneleri havaya kaldırdı. Melania'nın söylediğine göre papaz şimdi herkesin elindekini kutsayacaktı. Kısa bir duanın ardından papaz elindeki kutsal suyu, delikli bir topuzla insanların üzerine serpmeye başladı. Bu işlemi, etrafında bir yarım daire şeklinde toplanmış, ellerindekini havaya kaldıran bütün insanlara ulaşabilmek için birçok kere tekrarladı. İster istemez havaya kaldıracak birşey aradı ellerim. Cebimde bir metal 500 peso buldum ve ben de onu havaya kaldırdım. Kilisenin ortalarında olduğumuz için su bizim oraya kadar gelmedi ama olsun, niyete bakmalı... Daha parayı cebime koyar koymaz bunu burada bırakmalıyım diye düşündüm. İnşallah dışarıda bir dilenci olur da bunu ona veririm dedim kendi kendime. Sonra da burada şimdiye kadar hiç dilenci görmediğimin farkına vardım. Olsun, ben de bir başka şekilde bırakırım bu parayı burada. Mutlaka ihtiyacı olana gider nasılsa...

Yavaş yavaş boşalan kilisenin içinden açık havaya çıktık. Küçücük dar bir sokakta hediyelik eşya dükkanlarının arasından ilerledik rengarenk eşyalara bakarak. Sokağın sonlarına doğru hediyelik eşya dükkanları bitti ve sokak yemekçileri başladı. Melania ile bir kalın dilim taze beyaz peynirin üzerine sürülmüş bir meyve püresini paylaştık. Bir şişe de su üstüne... (Umarım hastalanmam...) Turumuzu bitirip teleferiğe geri dönerken dileğim gerçekleşti. Yolda hemen önümde beliren bir dilenciye kutsanmış parayı bıraktım gönül rahatlığıyla. Ne de olsa onun inancı, onun ülkesi, onun parası. Umarım ona şans ve mutluluk getirir.

Dağdan indikten sonra Kolombiya'lı ressam, heykeltraş Fernando Botero'nun eserlerinin sergilendiği Botero Müzesine gittim. Botero şişman insanlar, şişman eşyalar ve şişman meyvalar resimlemiş. Bütün figürler yuvarlak, geniş hatlara sahip, çatallar bile! Büyük boyutlarda genellikle yağlıboya ile yapılmış resimleri son derece etkileyiciydi. Ne yazık ki müze kapanacağı için kısa bir süre içinde çıkmak zorunda kaldık.
Bugün burası sakin, telaşşız, rahat insanlarla doluydu. Hemen hemen hiç İngilizce, Fransızca ya da anlamadığım bir dilde konuşma duymadım bütün gün. Her yerde İspanyolca'nın büklümlü melodisi...


8 Şubat 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder