Translate

27 Haziran 2011 Pazartesi

Aykut Oğut ile tanıştım

Geçtiğimiz hafta Perşembe günü özlediğim arkadaşlarımla bir öğle yemeği ayarladım. Cenevre'de yeni açılan bir Türk lokantasında buluştuk, güzel bir yemek yedik. Sohbet ettik, havadan-sudan konuştuk, hep beraber Moskova'ya gitme hayalleri kurduk. İlk gelenler Deniz ile ben olduk, hemen arkamızdan Ebru geldi. Naber, nasılsın faslından hemen sonra Ebru çantasına uzanıp bir kitap çıkardı, Deniz'e verdi. Ondan aldığı kitabı geri getirmiş. Şöyle bir göz attım kitabı uzatırken, üstünde koşan ya da bir engelden atlayan insanların resmi vardı. Adı da Evrenden Torpilim Var. Yazarına baktım, bir Türk adı, tanımıyorum. Deniz kitabı eline aldı, bana döndü, "sen okudun mu?" diye sordu. Okumamıştım. İlk reaksiyonum, içimden geçenler şöyle oldu:
"yüz tane buna benzer kitap okudum zaten, yeni ne olabilir ki?"
"yazarı da Türk, bu konuda çok fikir üreten bir toplum değiliz bildiğim kadarıyla. Muhtemelen daha önce okuduklarımı o da okumuş, çiğneyip bana geri çıkartacak."
Arka kapağa baktım. "Siz hiç 150 kilo oldunuz mu?" yazıyordu en başta. "Tamam" dedim, "bu da kilo sorunu olan insanlara birşeyler anlatmaya çalışırken aslında konuyu nasıl da hiç bilmediğini ortaya koyuyordur. Kitabı böyle sattıracak."

Sonra yavaş yavaş "bir dakika" dedim kendi kendime. "Hani sen tesadüf diye birşey olmadığını inanıyordun? Haftalarca görüşmediğin Deniz'in herhangi bir işinin çıkmaması, o gün senden birkaç dakika sonra lokantaya girmesi, karşına oturması, daha kimse gelmemişken Ebru'nun da gelmesi ve kitabı masaya koyması, Deniz'in bana "sen okudun mu?" diye sorması ve kitabı bana doğru uzatması, bütün bunlar tesadüf mü?" En kötü ne olabilirdi ki? Kitabı beğenmez, yarıda bırakır ve iade ederdim. Evrenin Deniz aracılığıyla yaptığı teklife evet diyerek kitabı aldım. O akşam yatakta okumaya başladım. İki gece uyku öncesi okumayla bitirdim, ve işte şimdi izlenimlerim.

Bu kitapta daha önce okuduklarımdan farklı olarak yazar bir öğretmen gibi değil, bir ahbap gibi yaklaşıyor okuyucuya. Hemen babamın çok sık anlattığı bir fıkra geldi aklıma. Hani Nasrettin Hoca bir gün minareden düşmüş de insanlar "bir bilen" aramaya başlamışlar. O da "durun" demiş, "bana daha önce minareden düşen birini getirin." İşte Aykut bey daha önce minareden düşmüş biri gibi yazmış kitabını. Başına gelmeyen, kendi denemediği hiç bir şeyi koymamış gibi içine. (Nitekim kitabın sonunda bu kanımı kendisi de doğruluyor, yazdığı ama denemediği bir bölümü tamamen çıkarttığını söyleyerek.)

Bir yemek kitabı düşünün, yazar kendi yapıp denemediği reçeteleri de koymuş mesela kitabına. Gerçi benim öyle bir yemek kitabım da var. Birçok tarifin teorik olarak yazıldığı çok belli. İşe yaramıyor mu, yarıyor elbet. Ama genellikle reçete üzerinde oynamanız, bir şeyi azaltıp diğerini artırmanız, pişirme sürelerini falan değiştirmeniz gerekiyor. Bazen de toptan bu reçetenin üzerini çizmek de gerekebiliyor. Malzemeler değişmiş, bulunamıyor, ölçüler tamamen yanlış falan da olabiliyor. İşte Aykut Oğut'un kitabı daha okurken insanda "bu adam bunları yaşamış, yapmış, öyle anlatıyor" duygusu uyandırıyor.

İkinci olarak en güzel tercüme bile anadilde hissederek yazılmış bir kitabın yerini tutmuyor. O açıdan da kitap geçer not alıyor. Türkçe örnekler, bizim anlayabileceğimiz, hissedebileceğimiz bir dil okumayı kolaylaştırıyor, okuyucu yazarla daha direkt bir temas kurabiliyor. Empati üst düzeyde yani...

Gelelim içeriğe... Yeni şeyler var mı? Var. Kolay teknikler var. Üst düzey kavramların basit bir şekilde anlatıldığı, uygulama örneklerinin verildiği bölümler var. En azından kişisel bir süzgeçten geçirilmiş ve adapte edilmiş bilgiler bunlar. Uygulamaları kolaylaştırmaya yönelik, "basit güzeldir" şeklinde bir yaklaşım var. Yazar ayrıca kendi uygulamalarından da aldığı örneklerle bizi gerçek hayatın içine sokuyor. Özet olarak mutlu, üstten bakmayan, paylaşan, zor kavramları kolay kılan bir kitap.

Bunu arkadaşlarımla paylaştığımda, "oooooooo, dediler, piyasa artık yaşam koçlarıyla dolu. Bir gün evde kal da gündüz kadın programlarını izle, önüne gelen ben yaşam koçuyum diye televizyona çıkıyor, saçmalıyor. Bu da onlardan biridir işte!" Şimdi, o programları izleyip de kendine yaşam koçu diyenleri bilmiyorum. Bu "yaşam koçu" lafını da yeni duydum. Biraz komik gelmedi değil. (İşte çeviri kavramların sıkıntılarından biri.) Daha iyi bir isim de öneremeyeceğim şimdi pat diye. (Ayrıca bana ne canım! Kendileri bulsunlar...) Neyse... Aykut beyi tanımam, etmem. Sadece kitabını okudum ve bana samimi geldi. Kendine yaşam koçu diyorsa da benim kabulum. Bir insanın kendinde işe yarayan şeyleri isteyen başkalarına önermesinde bir sakınca görmüyorum. Sonuç olarak kitabı almak, okumak, istek belirtmenin bir şekli. Zaten bu gibi şeylere inanmıyorsan, almaz okumazsın. Bin türlü şey var sonuçta hergün okuyacak, gazetelerin üçüncü sayfalarından başlayarak...

Şimdi kitapta da sözünü ettiği AYRA Şehrini keşfe çıkıyorum. Anlaşılan etkileşimli bir internet sitesi kurmuşlar karı-koca. Şöyle bir göz attım, hoş... Bakalım, gerisi de gelir herhalde. Ha, bir de kundalini yogaya bakacağın nedir, ne değildir diye. Belki yazın gittiğimde Esra hanımın programlarından birine katılmak da mümkün olur.

Zaten ben çocukluktan biliyordum evrenden torpilim olduğunu. Adına ben şans diyordum. Siz ne derseniz deyin...

3 yorum:

  1. Bende biraz once internette buna benzer yazilar okudum, bebek adimlariyla 31 gunluk bir hazirlik programi ancak gucum ona yetti konuyla ilgili, cok uzun zamandir motivasyonum yoktu okumak icin bu konularda, simdide cok motive oldugumu soyleyemem ama ilginc geldi.
    Hale

    YanıtlaSil
  2. Ellerine sağlık çoook teşekkür ederim.. Kelimesi kelimesine kitabı ve amacımı o kadar güzel aktarmışsın ki gerçekten gönülden tebrikler ve teşekkürler.

    Aykut Oğut

    YanıtlaSil
  3. Hala ayra sehrinde misin? Hande adıyla bulamadım:)

    YanıtlaSil