Translate

6 Haziran 2011 Pazartesi

Ankara'da bahar

Bugün Bogota tefrikasına devam edecektim ama olmuyor işte... Hayat planlandığı gibi gitmiyor her zaman. Ankara'dayım, Ankara'yı yazmam lazım. Bogota bekleyebilir...

Yarın toplantı başlıyor, bugün resmi ziyaretlerimizi falan yaptık, öğleden sonram boş kaldı. Birkaç banka işi falan derken onları da bitirip Yüksel Caddesine doğru yöneldim pek de düşünmeden. Atatürk Bulvarı ile Yüksel'in kesiştiği yere geldiğimde sanki zaman geri sardı, 20 sene öncesine, Hacettepe günlerine, hızla yol aldım. Yaş ortalaması birden düştü Bulvar'dan Yüksel'e sapar sapmaz. İki genç çocuk (benim 20 yıl öncesi gençliğimde) ellerinde solcu gazeteleri bedenlerine afiş etmiş, yol üzerinde bir aşağı bir yukarı yürüyorlardı ciddi suratlarla, konuşmadan. Sağlarından sollarından akıyordu insanlar, onlar hepsinden farklı olduklarının yüz ifadeleriyle devam ediyorlardı işlerine... Ben ileri giderken onlar geri döndüler bir tur daha atmak için.

Burası hep bu kadar kalabalık mıydı emin olamadım. Sankı Kadıköy iskelesinde vapur boşalmış, insanlar hızlı adımlarla otobüslere dolmuşlara gidiyorlar. Öyle bir kalabalık ki anlaşılır gibi değil. Hakikaten dikkat etmek gerekiyor yürürken kimseye çarpmamak için. Biraz gürültülü, ürkütücü, nefes kesici... Etraf dövmeci tabelalarıyla, tezgahlarda ıvır zıvır satanlarla dolu. Ve kesinlikle herkes 23 yaşın altında!

Dost'u aradı gözlerim, buldu. Elbette aynı yerde, aynı mavi tabelayla duruyordu işte orada. İçeri girdim. Biraz yaşlanmıştı. Tozlu gibiydi. Yeni kitapevlerinin ışıklı, reklamı tarzı yoktu. Nasıl iştahla şiir kitapları aldığımı hatırladım oradan sürekli... Nasıl okuduğumu, yazdığımı... Bütün köşelerini gezdim yine kitaplara dokunarak, bazılarını elime alıp rastgele sayfalarını okuyarak... Ahmet Arif'i gördüm raflarda, Nasıl fotokopiyle çoğalttığımızı hatırladım şiirlerini; kitapları yoktu çünkü. Tanıdığım şairlerin ismini bildiğim kitaplarını gördüm yeni baskılarıyla, yeni yüzleriyle. Eski bir dostu görüp estetik ameliyat yaptırdığını farketmek gibiydi biraz. Azıcık şaşkınlık, azıcık aldatılmışlık hissi, azıcık imrenme...

Yıllardır kitaplarımı hala aynı şekilde seçerim. Önce onların bana seslenmesi gerekir, kapaklarıyla, renkleriyle, yazı karakterleriyle. Sonra elime alıp bir sayfasını açar ve okumaya başlarım. Bazen bir-iki satır yeter bırakmam için, bazen biraz daha fazlası. Bazıları ise birinci sözcükten itibaren "al beni" der. Ama hemen almam onları da, biraz daha okurum. Ancak "al beni" sesi devam ediyorsa alırım. Bugün de öyle oldu yine. Paolo Coelho'nun bir kitabı çıkmış yeni, adı Elif. Baaammmm! Adı çarptı önce yüzüme, sarsıldım. (Elif "bir"dir aynı zamanda.) Sonra kapağının rengi, dokusu... Sonra bir sayfa açıp okudum. "Gelişmem durdu" diyordu, "galiba benden bu kadar." Hayret, ben de adamın hakikaten artık kendini tekrarladığını düşünmüştüm son romanlarında. O yüzden eskisi kadar coşkulanmıyordum yeni kitaplarının çıktığını gördüğümde. Bu yüzden bu satırlar beni çarptı. Hemen satın aldım Elif'i. Kasiyer kitabı bir plastik poşete koyarken içimdeki Cenevre'li hemen "gerek yok poşete" diyeyazdı, durdum poşeti görünce. Aynı mavi üzerine aynı beyaz yazı. Geçmişimi elimde tutmak gibi olacaktı, sustum. Elimde Dost içinde Elif ile sokağın karşısındaki bir biracıya girdim. Adam menü dedi, ben bir bira dedim. Bira geldi, poşeti masaya koydum. Etrafta kim var, kim yok, bana mı baktı, ne düşünür falan demeden bu yaşımın dinginliğiyle biramı içtim. Kitabı okumadım ama... Onu akşama sakladım.

Kalktım, köşedeki adamdan bir kesekağıdı içinde parlak, gergin yüzlü, kocaman can erikleri aldım. Dişlerim kamaştı ısırmadan daha...

Ankara'da bahar: Dost, bira ve can erikleri.

Çok şükür...

1 yorum:

  1. Sevgili Hande, kitap listemin başındaki kitabı almışsın... Ben de D&R da aynı şeyleri yapıyorum, orada bütün günümü harcayabilirim, benim için de gez lütfen :))

    YanıtlaSil